Yine bir Engin Ardıç güzelliği... Buyrun efendim:
Otuz yıl kadar önce, hatta daha fazla, gençlik ve serserilik günlerimde Kulüp 12’de karşılaştım onunla.
Gündüzleri SSK’da çalışan bir memurdu, geceleri kılık değiştiriyor ve şarkı söylüyordu. Çift kimlikli, çift yaşayışlı.
Sonra aldı yürüdü, ünü, bizim de yavaş yavaş ayağımızı kestiğimiz o gece kulübünün çok dışına ulaştı.
Sonra tanıştık, dost diyemesem de arkadaş olduk. Ünlü bir komedi yıldızıyla nişanlı olduğum ve İstanbul’un “gece dünyasını” harmanladığım dönemdi. (Pakize’ye sorun, anlatsın.)
Severim, tatlı ve keyifli insandır: Huysuz Virjin namıyla maruf Seyfi Dursunoğlu...
Duyduğuma göre sahneleri bırakmış. Artık çıkmayacakmış, çünkü çıkarmıyorlarmış. Televizyona, hele hiç. Üzerinde baskı varmış.
“Kadın kılığına girdiği için” mi? 12 Eylül döneminde Bülent Ersoy’a yasak getiren kafa, şimdi de din kisvesiyle mi ortalığı kasıp kavuruyor?
Bu olay o kadar gürültü kopardı ki The Economist dergisi bile yazdı.
“Zenne” geleneğinin, Divan şiirinin vatanında, Osmanlı kültür merkezinde Arap yasağı ha? Bu nasıl bir uygarlıktır ki, “periferi” merkeze bakıp hizaya geleceğine, merkez periferiye uyum sağlamaya çalışıyor? Türk, Arap unsuruna hayranlık duymaya koyuluyor?
Aslında, Seyfi Dursunoğlu’na Allah uzun ömür versin, Huysuz Virjin’in işi çoktandır bitmişti.
Hayır, dincilerin gıcık kapmaya başladıkları zaman değil.
Huysuz Virjin, bir “Ermeni kantocu karikatürüydü”...
İmparatorluğun son günlerinden, mütarekeden, eski Direklerarası’ndan falan tatlar taşıyan, kantocu Şamram’ı, Amelya’yı, Küçük Virjin’i falan hatırlatan bir hoşluk...
Seyfi hem o eski kantoları söylüyor, hem de sahne performansına mükemmel bir “hırçınlık lezzeti” katarak seyircilere “bulaşıyordu”... Hayatında kantonun adını duymamış cahil ve öküz seyirci bile sırf bu sataşma boyutu yüzünden onu çok sevmişti... Dursunoğlu, halkımızın kollektif bilinçaltında yatan “sado/mazo” özelliğini, büyüklük kompleksinin yanısıra onunla atbaşı giden aşağılık duygusunu ve “aşağılanma zevkini” çok iyi çözümlemişti!
Böylece iki kesimi birden çapraza almıştı sanatçı: Bizim gibi aydınları da, cebi yeni para görmüş ve gece hayatı yaşamak isteyen hırtları da. Daha sonra şovunu televizyona taşıyınca buna halkı da kattı.
Fakat Huysuz Virjin, Türkçe’yi bozuk konuşan bir Ermeni şarkıcıydı. Şirinliğini sağlayan da buydu.
Sonra Türkiye değişti ve Ermeni taklidi “bile” yapılamaz oldu.
Böylece Virjin’in hiçbir anlamı kalmadı.
Öte yandan “Direklerarası kültürü” de sisli anılardan bile yokoldu ve kantoyu Seyfi gibi “şirretlik lezzetinde” değil de “hanım hanımcık” söyleyen Nurhan Damcıoğlu’na da yapacak iş kalmadı.
Huysuz Virjin, dinciler bozuldukları zaman değil, Ermeni ağzıyla konuşmayı bırakıp sıradan bir “orta yaşlı sahne orospusuna” dönüşmek zorunda kaldığı zaman, gece kulübünden televizyon düzeyine inmeye mecbur kaldığı zaman bitmişti.
Sevgili Seyfi emekliliğin tadını çıkarmaya baksın, yaşı ilerledi, yorulmuştur da...
Ama şunu iyi bilsin: Unutmadık, unutmayız, unutmayacağız. Kulaklarımda çınlıyor otuz beş yıl öncesinin sesleri: Bakooorum da aranızda benden güzel kadın yok... Hepiniz boya güzelisiniz! Hanım, hanım, yememiş içmemişsin ama karyola bacağına dönmüşsün canım! Hele hanım sen sen, o yüzüne sürdüğün boyayla Beylerbeyi Sarayı iki kere badana olurdu! Ayol ben senin eskimiş terlik suratlı kocanı ne yapayım? Bira içtiniz, sarhoş oldunuz, önünüzden rakı şişesi geçirseler cinayet işleyeceksiniz!
Seyficiğim, ne yapalım, biz esas olarak eski Türkiye’nin, eski İstanbul’un insanlarıyız. Seni anlamayan köylü hayatında Beylerbeyi Sarayı mı görmüş?
Perşembe, Ocak 24, 2008
Cumartesi, Ocak 12, 2008
sürekli özlüyorum efendim durduramıyorum
Ali kırca'nın vakti zamanında Hagi'nin ardından yazdığı yazıyı buldum geçenlerde... Paylaşmamak olmaz netekim...
Hagi giderse biz de gideriz!
Aslında ligin ilk haftalarında gitmeliydin Hagi.. "Galatasaraylı" olduklarını iddia eden birilerinin "Bu Hagi'den de, bu Galatasaray'dan da ne köy olur ne kasaba!" dedikleri haftalarda yani. Sonra ne mi oldu? Ligin ikinci haftasında hocasının kovulacağı söylenen "köy-kasaba" takımı, ligin sondan ikinci haftasındaki maça şampiyonluk şansıyla girdi.
"Hagi kovulsun!" diyenlerin o günlerde şampiyonluğun "en büyük" adayı gösterdikleri Beşiktaş ve Trabzonspor, çoktan havlu atmıştı yarışa..
Galatasaray ise şampiyonluk sahnesindeydi hâlâ.. Şampiyonluğun "en en en büyük adayı"
Fenerbahçe'yle birlikte.. Sondan ikinci haftada.. Hâlâ.. Eeee!.. Nasıl oldu bu?
40 yıldır futbolla ilgiliyim. 40 yıldır, her maçı, ama her maçı "kader maçı" olarak görülen başka bir teknik direktör daha görmedim.
Her maça "acımasız bir sınav stresi" ile çıkarıldın. Her maç, kariyerin için "ölüm-kalım" maçı haline getirildi. O maçı alamazsa gider, bu maçı alamazsa gider.. Ankara deplasmanlarını alamazsa kovulur. Fener'e yenilince sepetlenir.. Beşiktaş deplasmanından sonra bavulunu toplar.
Hatırlıyorum ilk yarının son dört maçı için söylenenleri: Galatasaray hepsini kaybederdi.. Liderin 17 puan gerisine düşerdi.. Ligi onuncu bitirirdi. İkinci yarıya Fransız hoca ile başlanırdı.. (Bakınız: Gazete arşivleri..) Oysa, Saracoğlu'na farkı "bir" puana indirme "ihtimali" ile çıktın işte..
Eeee.. Nasıl oldu bu?
Bu yazı, yitip giden bir şampiyonluğun ardından "mazeret" üretmek için yazılmamıştır.
Hele Fenerbahçe'nin şampiyonluğuna "gölge" düşürmek için asla.. En azından bu yazının maksadı bu değildir.
Yazının "muhatap"ı da Fenerbahçeli yazarlar ya da okurlar değildir. Anlaşılacağı gibi, bu yazı kimi Galatasaraylı (!) taraftar/yazarlara -ve kim bu sesi duymak isterse ona - seslenmektedir.
Erman Toroğlu bir yayınında şöyle demişti: " Bazı Galatasaraylı yorumcular, en başta bu Hagi'nin ve bu Galatasaray'ın başarısız olacağı kehanetinde bulundukları için, haklı çıkmak adına Galatasaray'ı yıkmaya çalışıyorlar. Oysa Hagi başarılı. Galatasaray'a bayağı iyi top oynatıyor." O "maksatlı" azınlık bir yana.. Kayseri maçının 93'üncü dakikasına kadar, Türkiye'de futbol üzerine yazançizenlerin "büyük çoğunluğu" şöyle diyordu: "Bu ligde en iyi futbolu Galatasaray oynuyor!" (Bakınız: Gazete arşivleri..) Eeee.. Nasıl oldu bu?
Sen git Hagi, yine de git.. Ama hiç değilse bil..
Senin hata(!)larına gelene kadar neler yaşandığını bil.. Ya da hatırla..
Sıralayalım mı şimdi kırılma noktalarını: İlki Ersun Yanal idi, biliyorsun.. O güne kadar makine gibi işleyen, takır takır goller atan HakanNecati ikilisinin ve Galatasaray'ın bağrına o hançeri kim sapladı? Nedenini, niçinini bilemem.. Olan buydu..
Ve o meşhur "93'üncü" dakikalar.. O hafta, şampiyonluğun iki adayı, can pazarındaki iki takımın karşısına çıktılar. Beklenmedik bir direnç gördüler.. Senin takımın yenilgiden galibiyete yükselmişken, son dakikada yılın en "şansız" golünü yedi. Rakibin, tam iki puan yitirecekken yılın en "şanslı" golünü attı.
Ne futbol, ne taktik, ne şu, ne bu.. Dünyanın her yanında bunun adı "şanssızlık"tı..
O psikolojik çöküntüyle, ertesi haftaki Trabzon maçını "dünyanın hiçbir takımı" kazanamazdı.. Stada bile gelmemişti kimse.. Yalan mı? Futbolcu nasıl ayakta dursun?
Fakaaat.. Hepsi geçti.. Senin hatalarınmış, rakip takım lehine işleyen hakem kararlarıyla ilgili iddialarmış; şu, bu.. Hepsi geçti.. Geldik "Saracoğlu'ndaki büyük final"in öncesine..
Yani Gençlerbirliği maçına..
Her şeye rağmen, Gençlerbirliği maçının ilk "on" dakikasında yaşananlar "es" geçilerek Hagi değerlendirilemez.
Kimilerinin söylediği gibi, Galatasaray o gün kupa zaferinin sarhoşu filan değildi. Akın akın gidiyordu rakip kaleye. İşini çabuk bitirip bir hafta sonraki finali bekleyecekti. O anlarda Ribery'ye yapılan faullere sessiz kalındı. Ama çok daha önemlisi; Galatasaray'ın apaçık iki penaltısı verilmedi.
Daha 10. dakikada maç 2-0 olacak ve orada bitecekti. Saraçoğlu'na "şampiyonluk" ipini eline almış olarak gidecekti takımın.. İstim üstündeki golcüsü Hakan Şükür, başka bir "motivasyon" ile çıkacaktı büyük finale.
O maçtaki hakem kararları olmasaydı, bugün medyanın "zafer sayfaları"nda roller ve renkler değişmiş olacaktı belki de. Belki Fenerbahçe yine şampiyon olacaktı, belki olamayacaktı; ama, Hagi'ye yöneltilmiş bütün eleştiriler çöpe atılmış olmayacak mıydı? O "son" hakem kararları olmasaydı? Yalan mı? Yanlış mı? Eeeee! Hagi başarısız öyle mi?
BUGÜNLERE NASIL GELDİ?
Son haftaya belki de "lider" çıkması, kasıtlı ya da kasıtsız; "hakem kararı"yla engellenmiş Hagi, nasıl gelebildi bugünlere? Nasıl oldu bu? Sayalım mı? Türkiye liglerinin en iyi forvet oyuncularından biri durumuna yükselen Necati, 2. Lige düşen Adana'dan gelmedi mi? Sağ ve sol kanatta milli takıma kadar yükselen Cihan ve Orhan yine 2. Lige düşen Kocaeli'den alınmadı mı zamanında? Bu ülkenin en iyi "defans ikilisi" haline gelen Song ve Tomas, ellerinde bonservisleri ile gelmediler mi? Ya 2. Lig'teki Dardanel'den alınıp bir anda Türk futbolunun gelecekteki umudu olan Hasan Kabze, ya Fransa 3. Ligi'nden yarım sezon önce çıkmış, Türkiye'de fırtına gibi esen Ribery .. "Emektar"lar ve PAF takımından takviye 17 yaşında çocuklar ..
On milyon, yirmi milyon dolarlık transfer bombalarının oynadığı rakiplerinin karşısında "bu takım" son haftaya kadar taşımadı mı şampiyonluk şansını? Ve.. Son anda bir "yanlış hakem"le hançerlenmedi mi her şey?
O "hakem"i konuşmayacaksınız, o "hakem"i es geçerek bu takıma ve bu ülkeye dünyaları vermiş Hagi'yi çarmıha gereceksiniz? Evet.. Asın bu adamı.. Kovun gitsin.. Sen de git Hagi.. Durma buralarda.. Biliyorum; asıl işini Avrupa'da yapacaktın.. Avrupa'da; yukarda isimlerini saydığım bu çocuklarla, yenemeyeceğin takım yoktu.
AVRUPA'DA İŞİN KOLAYDI
New York'ta izledim.. Şampiyonlar Ligi şampiyonu Porto'yu 20 bin Portekizli taraftarın önünde devirdin. Kupa kutlamasını zehir ettin onlara..
Gelsenkirschen'de izledim.. Bundesliga ikincisi Schalke'yi "kuruluş yıldönümü"nde 20 bin Alman'ın önünde devirdin. Kuruluş kutlamalarını zehir ettin onlara..
Avrupa'da işin daha kolay olacaktı.. Biliyordun oraları çünkü.. Buna hazırlanıyordun heyecanla.. (Rakibin hocası, Alman gazetecilere, "Benden Avrupa'da final istiyorlar. Çılgın bunlar" derken, sen sözleşmene "Avrupa Şampiyonluğu" primi koydurdun. İnancını kayıtlara geçirdin.) Gelecek yıl takımını kimlerden oluşturacağının ipuçlarını da verdin orada: Schalke'nin son 20 dakikasında oynayanların hepsi PAF takımından idi. Ve kök söktürdüler Almanlar'ın usta ayaklarına.. Avrupa'da yeni zaferleri seninle ve onlarla kazanacaktı Galatasaray..
Ama git.. Biz bunu hak etmedik.. Etmiyoruz. Hâlâ Türkiye'ye kazandırdıklarını değil, senin kazandıklarını konuşuyoruz.. Sanki başkaları "bedava"ya topa vuruyormuş gibi.. Üstelik bedelini ödemeden çekip giden başkaları.. Emsallerinle de kıyaslayamadan.. 3-5 milyon dolarlık sen, 40-45 milyon dolarlık Figo'ya Monaco'nun çimlerini yoldurmuştun değil mi? 3-5 milyon dolarlık sen ve arkadaşların, bu ülkeye kaç milyar dolarlık turizm potansiyeli sağlamıştınız öyle değil mi? Terim'e, sana ve arkadaşlarına bu ülke borcunu ödemedi daha..
Bir anlık "öfke" ile söylediklerini "namusşeref" meseleleri yaptık. (Ki bin defa söyledik delilleriyle, taraftara filan hakaret etmediğini.. Niye etsin ki en sevdiği, hatta "tek" sevdiği insanlara.. Ama idam fermanı yazılmıştı bir kere..) Diyelim ki öyle dedi.. Sanki bizler hayatımızın her hangi bir anında hiç öfkelenmedik, ağzımızdan hiç olumsuz söz çıkmadı en yakınlarımıza.. Ama bize dünyaları bağışlayana, bir bağışlamayı çok gördük. Git Hagi git..
TRİBÜN TARAFTARIYIM
Spor yazarı filan değilim ben.. Kırk yıllık tribün taraftarıyım. Açık, kapalı, numaralı. Öyle anlayın bu sözleri: Tamam.. Hagi de gider.. Ama, onunla birlikte biz de gideriz buralardan. Boşalır Ali Sami Yen tribünleri.. Yine bir kenarda dururuz belki.. Ama.. Sevgiler, vefalar, duygular, aşklar, öfkeler, heyecanlar, zaferler, cesaretler, isyanlar, saygılar, hüzünler yerlerini boşaltmışken bütün koltuklar dolsa ne yazar..
Belki Galatasaray'ın başına "çok" paralarla bir Fransız, bir Alman, bir Yeni Zelandalı filan gelir.. Fenerbahçe'ye "beş" atan, bir yıl içindeki üç maçta da ezeli rakibine kök söktüren bir takım filan da kurar beş-on yıl (!) Ama "çok para" için geldiğini de hepimiz biliriz, değil mi? "Çok sevda"larla ve dizginlenemez hırslarla çırpınıp duran birini apar-topar yollamışken üstelik.. "Çok sevda"larla çırpınıp duran, yeri geldiğinde ölü toprağını kaldırmak için yumruğunu masaya vuran.. Gerektiğinde ortalığı ayağa kaldıran isyancı.. Sevmeden isyan var mıdır aşkın tarihinde? Hagi bir daha dönmez belki gittiği yerden.. Ama vefa ve sadakat geri gelene dek; geri gelmez zafer yolculuklarının yürek çarpıntıları da..
Elveda Sami Yen heyecanları.. Seni özleyeceğim.. Seni de "yalnız adam.."
Hagi giderse biz de gideriz!
Aslında ligin ilk haftalarında gitmeliydin Hagi.. "Galatasaraylı" olduklarını iddia eden birilerinin "Bu Hagi'den de, bu Galatasaray'dan da ne köy olur ne kasaba!" dedikleri haftalarda yani. Sonra ne mi oldu? Ligin ikinci haftasında hocasının kovulacağı söylenen "köy-kasaba" takımı, ligin sondan ikinci haftasındaki maça şampiyonluk şansıyla girdi.
"Hagi kovulsun!" diyenlerin o günlerde şampiyonluğun "en büyük" adayı gösterdikleri Beşiktaş ve Trabzonspor, çoktan havlu atmıştı yarışa..
Galatasaray ise şampiyonluk sahnesindeydi hâlâ.. Şampiyonluğun "en en en büyük adayı"
Fenerbahçe'yle birlikte.. Sondan ikinci haftada.. Hâlâ.. Eeee!.. Nasıl oldu bu?
40 yıldır futbolla ilgiliyim. 40 yıldır, her maçı, ama her maçı "kader maçı" olarak görülen başka bir teknik direktör daha görmedim.
Her maça "acımasız bir sınav stresi" ile çıkarıldın. Her maç, kariyerin için "ölüm-kalım" maçı haline getirildi. O maçı alamazsa gider, bu maçı alamazsa gider.. Ankara deplasmanlarını alamazsa kovulur. Fener'e yenilince sepetlenir.. Beşiktaş deplasmanından sonra bavulunu toplar.
Hatırlıyorum ilk yarının son dört maçı için söylenenleri: Galatasaray hepsini kaybederdi.. Liderin 17 puan gerisine düşerdi.. Ligi onuncu bitirirdi. İkinci yarıya Fransız hoca ile başlanırdı.. (Bakınız: Gazete arşivleri..) Oysa, Saracoğlu'na farkı "bir" puana indirme "ihtimali" ile çıktın işte..
Eeee.. Nasıl oldu bu?
Bu yazı, yitip giden bir şampiyonluğun ardından "mazeret" üretmek için yazılmamıştır.
Hele Fenerbahçe'nin şampiyonluğuna "gölge" düşürmek için asla.. En azından bu yazının maksadı bu değildir.
Yazının "muhatap"ı da Fenerbahçeli yazarlar ya da okurlar değildir. Anlaşılacağı gibi, bu yazı kimi Galatasaraylı (!) taraftar/yazarlara -ve kim bu sesi duymak isterse ona - seslenmektedir.
Erman Toroğlu bir yayınında şöyle demişti: " Bazı Galatasaraylı yorumcular, en başta bu Hagi'nin ve bu Galatasaray'ın başarısız olacağı kehanetinde bulundukları için, haklı çıkmak adına Galatasaray'ı yıkmaya çalışıyorlar. Oysa Hagi başarılı. Galatasaray'a bayağı iyi top oynatıyor." O "maksatlı" azınlık bir yana.. Kayseri maçının 93'üncü dakikasına kadar, Türkiye'de futbol üzerine yazançizenlerin "büyük çoğunluğu" şöyle diyordu: "Bu ligde en iyi futbolu Galatasaray oynuyor!" (Bakınız: Gazete arşivleri..) Eeee.. Nasıl oldu bu?
Sen git Hagi, yine de git.. Ama hiç değilse bil..
Senin hata(!)larına gelene kadar neler yaşandığını bil.. Ya da hatırla..
Sıralayalım mı şimdi kırılma noktalarını: İlki Ersun Yanal idi, biliyorsun.. O güne kadar makine gibi işleyen, takır takır goller atan HakanNecati ikilisinin ve Galatasaray'ın bağrına o hançeri kim sapladı? Nedenini, niçinini bilemem.. Olan buydu..
Ve o meşhur "93'üncü" dakikalar.. O hafta, şampiyonluğun iki adayı, can pazarındaki iki takımın karşısına çıktılar. Beklenmedik bir direnç gördüler.. Senin takımın yenilgiden galibiyete yükselmişken, son dakikada yılın en "şansız" golünü yedi. Rakibin, tam iki puan yitirecekken yılın en "şanslı" golünü attı.
Ne futbol, ne taktik, ne şu, ne bu.. Dünyanın her yanında bunun adı "şanssızlık"tı..
O psikolojik çöküntüyle, ertesi haftaki Trabzon maçını "dünyanın hiçbir takımı" kazanamazdı.. Stada bile gelmemişti kimse.. Yalan mı? Futbolcu nasıl ayakta dursun?
Fakaaat.. Hepsi geçti.. Senin hatalarınmış, rakip takım lehine işleyen hakem kararlarıyla ilgili iddialarmış; şu, bu.. Hepsi geçti.. Geldik "Saracoğlu'ndaki büyük final"in öncesine..
Yani Gençlerbirliği maçına..
Her şeye rağmen, Gençlerbirliği maçının ilk "on" dakikasında yaşananlar "es" geçilerek Hagi değerlendirilemez.
Kimilerinin söylediği gibi, Galatasaray o gün kupa zaferinin sarhoşu filan değildi. Akın akın gidiyordu rakip kaleye. İşini çabuk bitirip bir hafta sonraki finali bekleyecekti. O anlarda Ribery'ye yapılan faullere sessiz kalındı. Ama çok daha önemlisi; Galatasaray'ın apaçık iki penaltısı verilmedi.
Daha 10. dakikada maç 2-0 olacak ve orada bitecekti. Saraçoğlu'na "şampiyonluk" ipini eline almış olarak gidecekti takımın.. İstim üstündeki golcüsü Hakan Şükür, başka bir "motivasyon" ile çıkacaktı büyük finale.
O maçtaki hakem kararları olmasaydı, bugün medyanın "zafer sayfaları"nda roller ve renkler değişmiş olacaktı belki de. Belki Fenerbahçe yine şampiyon olacaktı, belki olamayacaktı; ama, Hagi'ye yöneltilmiş bütün eleştiriler çöpe atılmış olmayacak mıydı? O "son" hakem kararları olmasaydı? Yalan mı? Yanlış mı? Eeeee! Hagi başarısız öyle mi?
BUGÜNLERE NASIL GELDİ?
Son haftaya belki de "lider" çıkması, kasıtlı ya da kasıtsız; "hakem kararı"yla engellenmiş Hagi, nasıl gelebildi bugünlere? Nasıl oldu bu? Sayalım mı? Türkiye liglerinin en iyi forvet oyuncularından biri durumuna yükselen Necati, 2. Lige düşen Adana'dan gelmedi mi? Sağ ve sol kanatta milli takıma kadar yükselen Cihan ve Orhan yine 2. Lige düşen Kocaeli'den alınmadı mı zamanında? Bu ülkenin en iyi "defans ikilisi" haline gelen Song ve Tomas, ellerinde bonservisleri ile gelmediler mi? Ya 2. Lig'teki Dardanel'den alınıp bir anda Türk futbolunun gelecekteki umudu olan Hasan Kabze, ya Fransa 3. Ligi'nden yarım sezon önce çıkmış, Türkiye'de fırtına gibi esen Ribery .. "Emektar"lar ve PAF takımından takviye 17 yaşında çocuklar ..
On milyon, yirmi milyon dolarlık transfer bombalarının oynadığı rakiplerinin karşısında "bu takım" son haftaya kadar taşımadı mı şampiyonluk şansını? Ve.. Son anda bir "yanlış hakem"le hançerlenmedi mi her şey?
O "hakem"i konuşmayacaksınız, o "hakem"i es geçerek bu takıma ve bu ülkeye dünyaları vermiş Hagi'yi çarmıha gereceksiniz? Evet.. Asın bu adamı.. Kovun gitsin.. Sen de git Hagi.. Durma buralarda.. Biliyorum; asıl işini Avrupa'da yapacaktın.. Avrupa'da; yukarda isimlerini saydığım bu çocuklarla, yenemeyeceğin takım yoktu.
AVRUPA'DA İŞİN KOLAYDI
New York'ta izledim.. Şampiyonlar Ligi şampiyonu Porto'yu 20 bin Portekizli taraftarın önünde devirdin. Kupa kutlamasını zehir ettin onlara..
Gelsenkirschen'de izledim.. Bundesliga ikincisi Schalke'yi "kuruluş yıldönümü"nde 20 bin Alman'ın önünde devirdin. Kuruluş kutlamalarını zehir ettin onlara..
Avrupa'da işin daha kolay olacaktı.. Biliyordun oraları çünkü.. Buna hazırlanıyordun heyecanla.. (Rakibin hocası, Alman gazetecilere, "Benden Avrupa'da final istiyorlar. Çılgın bunlar" derken, sen sözleşmene "Avrupa Şampiyonluğu" primi koydurdun. İnancını kayıtlara geçirdin.) Gelecek yıl takımını kimlerden oluşturacağının ipuçlarını da verdin orada: Schalke'nin son 20 dakikasında oynayanların hepsi PAF takımından idi. Ve kök söktürdüler Almanlar'ın usta ayaklarına.. Avrupa'da yeni zaferleri seninle ve onlarla kazanacaktı Galatasaray..
Ama git.. Biz bunu hak etmedik.. Etmiyoruz. Hâlâ Türkiye'ye kazandırdıklarını değil, senin kazandıklarını konuşuyoruz.. Sanki başkaları "bedava"ya topa vuruyormuş gibi.. Üstelik bedelini ödemeden çekip giden başkaları.. Emsallerinle de kıyaslayamadan.. 3-5 milyon dolarlık sen, 40-45 milyon dolarlık Figo'ya Monaco'nun çimlerini yoldurmuştun değil mi? 3-5 milyon dolarlık sen ve arkadaşların, bu ülkeye kaç milyar dolarlık turizm potansiyeli sağlamıştınız öyle değil mi? Terim'e, sana ve arkadaşlarına bu ülke borcunu ödemedi daha..
Bir anlık "öfke" ile söylediklerini "namusşeref" meseleleri yaptık. (Ki bin defa söyledik delilleriyle, taraftara filan hakaret etmediğini.. Niye etsin ki en sevdiği, hatta "tek" sevdiği insanlara.. Ama idam fermanı yazılmıştı bir kere..) Diyelim ki öyle dedi.. Sanki bizler hayatımızın her hangi bir anında hiç öfkelenmedik, ağzımızdan hiç olumsuz söz çıkmadı en yakınlarımıza.. Ama bize dünyaları bağışlayana, bir bağışlamayı çok gördük. Git Hagi git..
TRİBÜN TARAFTARIYIM
Spor yazarı filan değilim ben.. Kırk yıllık tribün taraftarıyım. Açık, kapalı, numaralı. Öyle anlayın bu sözleri: Tamam.. Hagi de gider.. Ama, onunla birlikte biz de gideriz buralardan. Boşalır Ali Sami Yen tribünleri.. Yine bir kenarda dururuz belki.. Ama.. Sevgiler, vefalar, duygular, aşklar, öfkeler, heyecanlar, zaferler, cesaretler, isyanlar, saygılar, hüzünler yerlerini boşaltmışken bütün koltuklar dolsa ne yazar..
Belki Galatasaray'ın başına "çok" paralarla bir Fransız, bir Alman, bir Yeni Zelandalı filan gelir.. Fenerbahçe'ye "beş" atan, bir yıl içindeki üç maçta da ezeli rakibine kök söktüren bir takım filan da kurar beş-on yıl (!) Ama "çok para" için geldiğini de hepimiz biliriz, değil mi? "Çok sevda"larla ve dizginlenemez hırslarla çırpınıp duran birini apar-topar yollamışken üstelik.. "Çok sevda"larla çırpınıp duran, yeri geldiğinde ölü toprağını kaldırmak için yumruğunu masaya vuran.. Gerektiğinde ortalığı ayağa kaldıran isyancı.. Sevmeden isyan var mıdır aşkın tarihinde? Hagi bir daha dönmez belki gittiği yerden.. Ama vefa ve sadakat geri gelene dek; geri gelmez zafer yolculuklarının yürek çarpıntıları da..
Elveda Sami Yen heyecanları.. Seni özleyeceğim.. Seni de "yalnız adam.."
Salı, Ocak 08, 2008
Türkiye'de Futbolun Kısa Tarihi

Birçok tarihsel verilere bakıldığında, futbol oyununu dünyanın bir çok yerine götürenlerin İngilizler olduğu anlaşılmaktadır.
İngilizlerin çeşitli nedenlerle dünyanın her yerine yayıldığı dönemlerde, Anadolu ve Osmanlı denetimindeki ülkelerde tütün ve pamuk ticareti yapmak için liman kentlere yerleşmişler. İşte bu İngiliz aileler, gemiciler, askerler, ticaret adamları yanlarında pipo, viski gibi ticari malların yanı sıra futbolu da beraberlerinde ülkemize ilk getirenler olmuşlardır. Bu ailelerin erkekleri kendi aralarında iddialı futbol müsabakaları oynarken, buradaki yakın dostları ve komşuları da onlara katılmışlardır. Daha sonra bunların yanına Rumlar da iştirak etmiş ve futbol oynayanların sayısında hızlı bir artış görülmüştür.
Araştırmalar ve eldeki belgelerden ülkemizde ilk futbol maçlarının Selanik'te 1875 yılında oynandığını göstermektedir. Yine 1877 yılında İzmir'in Bornova çayırları ilk futbolla tanışmıştır. İzmir'de hafta sonu ve akşamları Rumlarla takviyeli İngiliz takımları arasındaki bu maçların ilk izleyicileri, bu ailelere mensup kadınlar ve kızlar olarak bilinmektedir. O dönemlerde Türklere yasak olan spor yapma ve kulüp kurma izni ülkemizdeki yabancılar için serbest bırakılmıştır.
Müslüman ve Türk gençleri bu son derece cazip oyuna karşı büyük heves duymalarına rağmen yasaklar yüzünden futbol oynamaktan uzak kalmışlardır. Bu nedenle, ilk kulüpler yabancılar ve Müslüman olmayanlar tarafından kurulmuş ve ilk futbol maçlarıda onlar tarafından oynanmıştır.
İlk modern futbol İstanbul'da 1890 yılında başlamış ve yine Türkiye'de ilk futbol kulübü 1902 yılında Mr. James La Fontaine ile Mr. Herace Armitage'nin katkılarıyla Kadıköy'de İngilizler ve Rumlar tarafından kurulan "Cadikeu Fuetball Club" dır. Bu kulübü Moda Football Club ve Rumların Elpis Club'ı izlemiştir.
Bu arada ilk futbol oynayan Türk gençleri de ecnebi isimleri altında futbol oynamışlar ve bunların ilki bir deniz subayı olan Fuat Hüsnü Kayacan'dır. Kayacan "Bobi" takma adıyla İngiliz takımlarında futbol oynayan ilk Türk futbolcusudur. Daha sonra Fuat Hüsnü Kayacan ve Reşat Danyal büyük bir gizlilik içinde sürdürdükleri faaliyetlerin sonunda ilk Türk takımı Black Stacking adıyla ortaya çıkmış ve bugünkü Fenerbahçe stadının hemen karşısındaki ( Halil Mahmudiye ) İlköğretim okulunun altındaki Hurşit Ağa Kahvehanesini lokal olarak seçen gençler papazın çayırında müsabakalarını oynamışlardır. Fakat Black Stacking Football Club istibdat devrinde gelişemeden kapatılmıştır.
Türkiye'de ilk futbol ligi 1903 yılında İmojen, Moda, Kadıköy ve Elpis takımlarının iştirak etmesiyle Fenerbahçe stadının bulunduğu papazın çayırında yapılmıştır. Tamamen Türklerden kurulu ilk futbol takımı olan Galatasaray 1905 yılında kurulmuş. Bunu 1907 yılında Fenerbahçe 1908 yılında Vefa ve 1903 yılında Beşiktaş Jimnastik Kulübü kurulmuş fakat futbol branşının açılması 1911 yılında gerçekleştirilebilmiştir. 1908 yılında 2. Meşrutiyetin ilanından sonra, Türkiye'de futbolun bir Federasyon çatısı altında toplanması çalışmaları sonuçsuz kalmıştır. Ülkemiz sporu ve futbolunun kalkınması ve örgütlenmesi Cumhuriyet döneminde başlamıştır.
1922 yılında toplanan İstanbul kulüp temsilcileri Türkiye idman Cemiyetleri İttifakını (TİCİ) kurmuşlar ve futbol encümeni adı altında futbol federasyonunu teşkil ederek, FIFA'ya üye olmak için harekete geçmişlerdir. 21 Mayıs 1923'de Cenevre'de yapılan FIFA toplantısında Türkiye asil üyeliğe kabul edilmiştir. Futbol Federasyonu, Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı (1922-1936) Türkiye Spor Kurumu (1936-1938) ve Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü ve takiben Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü (1938'den günümüze) bu örgütlerin denetimi altında bugünlere gelmiştir.
Şu anda, Futbol Federasyonu Başbakanlığa bağlı özerk bir kurum olarak futbol faaliyetlerini sürdürmektedir.
Futbolun Tarihçesi
FUTBOLUN TARİHÇESİ
Dünyada Futbol
Günümüzde büyük kitlelerin ilgi odağı olan futbol oyununun, ilk olarak nerede ve hangi tarihte oynandığı kesin olarak bilinmemektedir. Zamanımıza kadar uzanan bazı tarihi buluntulardan çıkarılan sonuçlara göre , futbolun geçmişi M.Ö.3000 yıllarına kadar dayanır. Asya'da Türklerin yaşadığı Orta Asya, Çin, Japonya, İtalya, Fransa ve İngiltere değişik kaynaklara göre futbolun ilk oynandığı bölgelerdir.
Çin'de imparator Huang-Ti döneminde (M.Ö. 2697), askerlerin savaşa hazırlık amacıyla "Tsu-Chu" adıyla bir tür futbol oynadıkları, yazılı belgelerden anlaşılmaktadır. Orta Asya Türkleri ile ilgili "La Tartarie" adlı Fransızca eserde , Tsang kentinde , bayanlar ve erkeklerden kurulu karma takımların ayak topu oynadıkları belirtilmektedir. Türk düşünürü Kaşgarlı Mahmud , 1072-1074 tarihleri arasında yazdığı "Divan-ı Lügat-i Türk" de eski Türk boylarının Orta Asya'da "Tepük" adıyla bir tür ayak topu oyunu oynadıklarından bahsedilmektedir.
Amerika kıtasına futbol, Meksika yoluyla gelmiştir. İspanyollar ve İtalyanlar modern şekliyle futbolun Güney Amerika'ya götürenlerin kendileri olduğunu iddia etseler de ayak topunun izleri Amerika'da yaşamış Aztekler, Mayalar, İnkalar gibi çok eski uygarlıklara dayanmaktadır. Meksika ve Peru yerlilerinin futbola benzer oyunlar oynadıkları bazı tapınaklardan, anıtlardan, duvar kabartmalarından ve heykellerden anlaşılmaktadır.
Avrupa'da ilk ayak topu oyunu M.Ö.100 yıllarında eski Yunan şehir devletlerinden Sparta'da "Episkyres" adı altında oynanmıştır. İtalyanlara göre ise, futbolu İngiltere'ye krallık dönemi İtalyan Futbolu "Giuocu del Calcio" oyunu olarak Jül Sezar'ın lejyonerleri götürmüştür. Dünyanın çeşitli yerlerinde sömürgeci bir imparatorluk kurmuş olan İngilizler, gittikleri yerlerde oynanan çeşitli futbol oyunlarını benimseyerek, kaynağı neresi olursa olsun , 12. Yüzyıldan itibaren İngiltere'de futbol oynamaya başlamışlardır.
Modern futbolun doğum tarihi 26 Ekim 1863 olarak kabul edilmektedir.
Bu tarihte on bir kulüp yöneticisi , Londra'da Great Queen Street'de Lincoln'un hanındaki Free Maso'nun meyhanesinde toplanmış ve futbol dünyasının ilk federasyonu olan İngiltere Futbol Federasyonu'nu kurmuşlardır. İlk Milli Futbol Federasyonunun kurulmasıyla, futbol oyunu sadece iki takımın bir topu rakip kaleye atmal için yaptıkları gelişigüzel bir mücadele olmaktan çıkmış, belirli kurallara bağlanmıştır.
İngiltere'den sonra bütün dünyada futbolun gelişmesini sağlayan önemli olay 1879'dan sonra başladı. Futbol kulüplerinin yöneticileri, takımlarında daha iyi oyuncular oynatabilmek için yabancı çevrelerden iş vererek, iyi futbolcular alma yoluna gittiler. Böylece Glasgow' dan Darwen şehrine futbol oynamak için getirilen İskoçya'lı futbolcular Dünyadaki ilk profesyonel futbolcular oldular.
Futbol' un oyun kurallarını düzenlemek, uygulatmak, denetlemek ve anlaşmazlıkları çözümlemek yetkilerini elinde bulunduran "International Boord" İngiltere, Galler, İskoçya, ve Kuzey İrlanda tarafından 1882 yılında kurulmuştur. Bu kuruluş, 1886 yılından sonra ulusal federasyonlarda en yetkili kurum olarak kabul edilmiştir. Daha sonra 1905 yılında FİFA (Uluslar arası Futbol Federasyonları Birliği) 'ya katılan bu kurum, FİFA'ya üye diğer üyelerden seçilen 4 temsilci daha katılmıştır. Bu kurum toplam 8 üye ülke temsilcisi ve 20 kişilik bir kurul tarafında yönetilir.
1954 yılında kurulan UEFA (Avrupa Futbol Federasyonları Birliği) 'nın düzenlediği Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası 1956 yılında, Avrupa Kupa Galipleri Kupası ise 1963 yılında oynanmaya başlamıştır.
FİFA, 1991-1992 futbol sezonunda oyunu hızlandırmak ve daha çok gol atılmasını sağlamak amacıyla 1986 Meksika Dünya kupasından itibaren yapılan çalışmaların birikimi sonucu, oyun kurallarını ciddi olarak yeniden gözden geçirerek, kurallarda önemli değişiklikler yapmıştır. 1995 yılında Avrupa Adalet Divanı'nın Belçikalı futbolcu Bosman'ı kural dışı olarak yaptığı transferde haklı bulması, Avrupa Birliği Ülkelerde transfer sistemini alt üst etmiş , UEFA 1996 yılından başlayarak yabancı transferini serbest bırakmıştır.
Günümüzde her geçen gün yenilenen oyun kuralları, gelişen teknolojinin kullanılması, ayrıca yapılan yeni yatırımlar, modern futbolun, seyri hoş, hızlı ve bol gollü bir oyun sporu haline getirmiştir.
Dünyada Futbol
Günümüzde büyük kitlelerin ilgi odağı olan futbol oyununun, ilk olarak nerede ve hangi tarihte oynandığı kesin olarak bilinmemektedir. Zamanımıza kadar uzanan bazı tarihi buluntulardan çıkarılan sonuçlara göre , futbolun geçmişi M.Ö.3000 yıllarına kadar dayanır. Asya'da Türklerin yaşadığı Orta Asya, Çin, Japonya, İtalya, Fransa ve İngiltere değişik kaynaklara göre futbolun ilk oynandığı bölgelerdir.
Çin'de imparator Huang-Ti döneminde (M.Ö. 2697), askerlerin savaşa hazırlık amacıyla "Tsu-Chu" adıyla bir tür futbol oynadıkları, yazılı belgelerden anlaşılmaktadır. Orta Asya Türkleri ile ilgili "La Tartarie" adlı Fransızca eserde , Tsang kentinde , bayanlar ve erkeklerden kurulu karma takımların ayak topu oynadıkları belirtilmektedir. Türk düşünürü Kaşgarlı Mahmud , 1072-1074 tarihleri arasında yazdığı "Divan-ı Lügat-i Türk" de eski Türk boylarının Orta Asya'da "Tepük" adıyla bir tür ayak topu oyunu oynadıklarından bahsedilmektedir.
Amerika kıtasına futbol, Meksika yoluyla gelmiştir. İspanyollar ve İtalyanlar modern şekliyle futbolun Güney Amerika'ya götürenlerin kendileri olduğunu iddia etseler de ayak topunun izleri Amerika'da yaşamış Aztekler, Mayalar, İnkalar gibi çok eski uygarlıklara dayanmaktadır. Meksika ve Peru yerlilerinin futbola benzer oyunlar oynadıkları bazı tapınaklardan, anıtlardan, duvar kabartmalarından ve heykellerden anlaşılmaktadır.
Avrupa'da ilk ayak topu oyunu M.Ö.100 yıllarında eski Yunan şehir devletlerinden Sparta'da "Episkyres" adı altında oynanmıştır. İtalyanlara göre ise, futbolu İngiltere'ye krallık dönemi İtalyan Futbolu "Giuocu del Calcio" oyunu olarak Jül Sezar'ın lejyonerleri götürmüştür. Dünyanın çeşitli yerlerinde sömürgeci bir imparatorluk kurmuş olan İngilizler, gittikleri yerlerde oynanan çeşitli futbol oyunlarını benimseyerek, kaynağı neresi olursa olsun , 12. Yüzyıldan itibaren İngiltere'de futbol oynamaya başlamışlardır.
Modern futbolun doğum tarihi 26 Ekim 1863 olarak kabul edilmektedir.
Bu tarihte on bir kulüp yöneticisi , Londra'da Great Queen Street'de Lincoln'un hanındaki Free Maso'nun meyhanesinde toplanmış ve futbol dünyasının ilk federasyonu olan İngiltere Futbol Federasyonu'nu kurmuşlardır. İlk Milli Futbol Federasyonunun kurulmasıyla, futbol oyunu sadece iki takımın bir topu rakip kaleye atmal için yaptıkları gelişigüzel bir mücadele olmaktan çıkmış, belirli kurallara bağlanmıştır.
İngiltere'den sonra bütün dünyada futbolun gelişmesini sağlayan önemli olay 1879'dan sonra başladı. Futbol kulüplerinin yöneticileri, takımlarında daha iyi oyuncular oynatabilmek için yabancı çevrelerden iş vererek, iyi futbolcular alma yoluna gittiler. Böylece Glasgow' dan Darwen şehrine futbol oynamak için getirilen İskoçya'lı futbolcular Dünyadaki ilk profesyonel futbolcular oldular.
Futbol' un oyun kurallarını düzenlemek, uygulatmak, denetlemek ve anlaşmazlıkları çözümlemek yetkilerini elinde bulunduran "International Boord" İngiltere, Galler, İskoçya, ve Kuzey İrlanda tarafından 1882 yılında kurulmuştur. Bu kuruluş, 1886 yılından sonra ulusal federasyonlarda en yetkili kurum olarak kabul edilmiştir. Daha sonra 1905 yılında FİFA (Uluslar arası Futbol Federasyonları Birliği) 'ya katılan bu kurum, FİFA'ya üye diğer üyelerden seçilen 4 temsilci daha katılmıştır. Bu kurum toplam 8 üye ülke temsilcisi ve 20 kişilik bir kurul tarafında yönetilir.
1954 yılında kurulan UEFA (Avrupa Futbol Federasyonları Birliği) 'nın düzenlediği Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası 1956 yılında, Avrupa Kupa Galipleri Kupası ise 1963 yılında oynanmaya başlamıştır.
FİFA, 1991-1992 futbol sezonunda oyunu hızlandırmak ve daha çok gol atılmasını sağlamak amacıyla 1986 Meksika Dünya kupasından itibaren yapılan çalışmaların birikimi sonucu, oyun kurallarını ciddi olarak yeniden gözden geçirerek, kurallarda önemli değişiklikler yapmıştır. 1995 yılında Avrupa Adalet Divanı'nın Belçikalı futbolcu Bosman'ı kural dışı olarak yaptığı transferde haklı bulması, Avrupa Birliği Ülkelerde transfer sistemini alt üst etmiş , UEFA 1996 yılından başlayarak yabancı transferini serbest bırakmıştır.
Günümüzde her geçen gün yenilenen oyun kuralları, gelişen teknolojinin kullanılması, ayrıca yapılan yeni yatırımlar, modern futbolun, seyri hoş, hızlı ve bol gollü bir oyun sporu haline getirmiştir.
Futbol mu? O da ne ola ki?
FUTBOL NEDİR?

Futbol, Avrupa'da 12. yüzyılda ortaya çıkışından geçtiğimiz yüzyılın ortalarına dek insanoğlunun oyunları arasında kitlelerin linç etme gereksinimine doğrudan yanıt vermek gibi bir özelliğe sahip değildi. 2. Dünya Savaşı'nda stadyumlar bombaların hedefi olup kıtaya yeni yeni yayılmış profesyonel oyuncuların pek çoğu yaşamını yitirirken, cephelerin yakınlarındaki mayın tehlikesi içeren alanlarda bile futbol oynandığına tanık olunmuştu. Savaşın sonunda, paramparça yaşamların büyük acılarının ortasında futbolun insanlığın bilinçaltındaki yaraları sarmaya yardımcı olduğu söylenebilirdi. İki farklı oyuncu grubunun karşılaşması, zamanın ve uzamın sınırlarında insanın yetenekleriyle kendini ve ortak bir ruhu var edebilmesinin somut göstergesi olarak algılanabilirdi. İnsanlığı savaşlarda kırdırmaya meraklı 'güç' odakları oyunun büyüsünü keşfettiğinde, futbol tutkunları için geriye sayım başlamıştı. Gücü ellerinde tutanların futbol 'iş'inin üzerine ciddi biçimde abanmalarıyla başkalaştı eskilerin güzel oyunu. Günümüzde futbolla hangi düzeyde olursa olsun ilişki kuranlar, onu bir spor olarak kabul edip yaşamıyorlar.
'Değişen dünya düzeni' sözcükleriyle açıklıyorlar dönüşümlerini tüm Gregor Samsa'lar. Doğadaki milyonlarca türü, yaşam ortamını -aslında kendi acınası varlığının temellerini- teknolojisini yükseltebilmek adına hızla yok edebilen insan türü, tuhaf bir yaratığı oluşturmaya doğru koşuyor. Beyinleri sayısız klişeyle zincire vurulmuş toplumlarda şiddet yön veriyor yaşamlara. Güdük yazılı tarihimizdeki kayıtlarımız insanoğlunun hiçbir zaman diliminde şimdiki kadar madde düşkünü olmadığını söylüyor. Kendi küçük, özenle tektipleştirilmiş, gri dünyasına kapanan insan, rengarenk televizyondaki görüntülerle kemiriyor bilincini.
Futbol, Franco ve Salazar dönemlerindekinden de etkili bir uyku ilacıdır artık. Şiddetin en meşru alanları stadyumlarda toplananlar, taş kesilmiş kalplerindeki nefreti, karanlık zihinlerindeki zehri boşaltıp haftalık etki bombardımanı öncesinde bir tür temizlik işlemini yerine getirirler.
Ülkemizde futbol, nicedir çarpık bir düzenin egemenliğinde ikiyüzlülüğün, çıkar çekişmelerinin, politik manipülasyonun her fırsatta sakınımsız biçimde kendini sergilediği bir bataklıktır. Her haftasonu onlarca karşılaşmadan önce Ulusal Marş çalınır, söylenir de kimse bu anlamsızlığa tepki gösteremez, ligden düşmeyi ve şampiyonlukları takımların oyun gücünden çok iktidarlarla kurdukları 'derin' ilişkiler belirler, hakemler talimatlarla maç yönetirler, oyuncular oyundaki bir anlık hatayla kurban edilirler, hatırı sayılır çabalarla kurulan ve korunan futbol magazini dünyasının kurallarınca değerlendirilir tüm olaylar. Pazar akşamı televizyonlardan pompalanan zırvaları bıkıp, usanmadan tüketir taraftarlar. içinde yaşayan için geleceği, dışardan bakan içinse ülkenin durumunu kavramak tümüyle futbol görünümlü gösteriye dikkat kesilmekle mümkündür.

Futbol, Avrupa'da 12. yüzyılda ortaya çıkışından geçtiğimiz yüzyılın ortalarına dek insanoğlunun oyunları arasında kitlelerin linç etme gereksinimine doğrudan yanıt vermek gibi bir özelliğe sahip değildi. 2. Dünya Savaşı'nda stadyumlar bombaların hedefi olup kıtaya yeni yeni yayılmış profesyonel oyuncuların pek çoğu yaşamını yitirirken, cephelerin yakınlarındaki mayın tehlikesi içeren alanlarda bile futbol oynandığına tanık olunmuştu. Savaşın sonunda, paramparça yaşamların büyük acılarının ortasında futbolun insanlığın bilinçaltındaki yaraları sarmaya yardımcı olduğu söylenebilirdi. İki farklı oyuncu grubunun karşılaşması, zamanın ve uzamın sınırlarında insanın yetenekleriyle kendini ve ortak bir ruhu var edebilmesinin somut göstergesi olarak algılanabilirdi. İnsanlığı savaşlarda kırdırmaya meraklı 'güç' odakları oyunun büyüsünü keşfettiğinde, futbol tutkunları için geriye sayım başlamıştı. Gücü ellerinde tutanların futbol 'iş'inin üzerine ciddi biçimde abanmalarıyla başkalaştı eskilerin güzel oyunu. Günümüzde futbolla hangi düzeyde olursa olsun ilişki kuranlar, onu bir spor olarak kabul edip yaşamıyorlar.
'Değişen dünya düzeni' sözcükleriyle açıklıyorlar dönüşümlerini tüm Gregor Samsa'lar. Doğadaki milyonlarca türü, yaşam ortamını -aslında kendi acınası varlığının temellerini- teknolojisini yükseltebilmek adına hızla yok edebilen insan türü, tuhaf bir yaratığı oluşturmaya doğru koşuyor. Beyinleri sayısız klişeyle zincire vurulmuş toplumlarda şiddet yön veriyor yaşamlara. Güdük yazılı tarihimizdeki kayıtlarımız insanoğlunun hiçbir zaman diliminde şimdiki kadar madde düşkünü olmadığını söylüyor. Kendi küçük, özenle tektipleştirilmiş, gri dünyasına kapanan insan, rengarenk televizyondaki görüntülerle kemiriyor bilincini.
Futbol, Franco ve Salazar dönemlerindekinden de etkili bir uyku ilacıdır artık. Şiddetin en meşru alanları stadyumlarda toplananlar, taş kesilmiş kalplerindeki nefreti, karanlık zihinlerindeki zehri boşaltıp haftalık etki bombardımanı öncesinde bir tür temizlik işlemini yerine getirirler.
Ülkemizde futbol, nicedir çarpık bir düzenin egemenliğinde ikiyüzlülüğün, çıkar çekişmelerinin, politik manipülasyonun her fırsatta sakınımsız biçimde kendini sergilediği bir bataklıktır. Her haftasonu onlarca karşılaşmadan önce Ulusal Marş çalınır, söylenir de kimse bu anlamsızlığa tepki gösteremez, ligden düşmeyi ve şampiyonlukları takımların oyun gücünden çok iktidarlarla kurdukları 'derin' ilişkiler belirler, hakemler talimatlarla maç yönetirler, oyuncular oyundaki bir anlık hatayla kurban edilirler, hatırı sayılır çabalarla kurulan ve korunan futbol magazini dünyasının kurallarınca değerlendirilir tüm olaylar. Pazar akşamı televizyonlardan pompalanan zırvaları bıkıp, usanmadan tüketir taraftarlar. içinde yaşayan için geleceği, dışardan bakan içinse ülkenin durumunu kavramak tümüyle futbol görünümlü gösteriye dikkat kesilmekle mümkündür.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
