Yine bir Engin Ardıç güzelliği... Buyrun efendim:
Otuz yıl kadar önce, hatta daha fazla, gençlik ve serserilik günlerimde Kulüp 12’de karşılaştım onunla.
Gündüzleri SSK’da çalışan bir memurdu, geceleri kılık değiştiriyor ve şarkı söylüyordu. Çift kimlikli, çift yaşayışlı.
Sonra aldı yürüdü, ünü, bizim de yavaş yavaş ayağımızı kestiğimiz o gece kulübünün çok dışına ulaştı.
Sonra tanıştık, dost diyemesem de arkadaş olduk. Ünlü bir komedi yıldızıyla nişanlı olduğum ve İstanbul’un “gece dünyasını” harmanladığım dönemdi. (Pakize’ye sorun, anlatsın.)
Severim, tatlı ve keyifli insandır: Huysuz Virjin namıyla maruf Seyfi Dursunoğlu...
Duyduğuma göre sahneleri bırakmış. Artık çıkmayacakmış, çünkü çıkarmıyorlarmış. Televizyona, hele hiç. Üzerinde baskı varmış.
“Kadın kılığına girdiği için” mi? 12 Eylül döneminde Bülent Ersoy’a yasak getiren kafa, şimdi de din kisvesiyle mi ortalığı kasıp kavuruyor?
Bu olay o kadar gürültü kopardı ki The Economist dergisi bile yazdı.
“Zenne” geleneğinin, Divan şiirinin vatanında, Osmanlı kültür merkezinde Arap yasağı ha? Bu nasıl bir uygarlıktır ki, “periferi” merkeze bakıp hizaya geleceğine, merkez periferiye uyum sağlamaya çalışıyor? Türk, Arap unsuruna hayranlık duymaya koyuluyor?
Aslında, Seyfi Dursunoğlu’na Allah uzun ömür versin, Huysuz Virjin’in işi çoktandır bitmişti.
Hayır, dincilerin gıcık kapmaya başladıkları zaman değil.
Huysuz Virjin, bir “Ermeni kantocu karikatürüydü”...
İmparatorluğun son günlerinden, mütarekeden, eski Direklerarası’ndan falan tatlar taşıyan, kantocu Şamram’ı, Amelya’yı, Küçük Virjin’i falan hatırlatan bir hoşluk...
Seyfi hem o eski kantoları söylüyor, hem de sahne performansına mükemmel bir “hırçınlık lezzeti” katarak seyircilere “bulaşıyordu”... Hayatında kantonun adını duymamış cahil ve öküz seyirci bile sırf bu sataşma boyutu yüzünden onu çok sevmişti... Dursunoğlu, halkımızın kollektif bilinçaltında yatan “sado/mazo” özelliğini, büyüklük kompleksinin yanısıra onunla atbaşı giden aşağılık duygusunu ve “aşağılanma zevkini” çok iyi çözümlemişti!
Böylece iki kesimi birden çapraza almıştı sanatçı: Bizim gibi aydınları da, cebi yeni para görmüş ve gece hayatı yaşamak isteyen hırtları da. Daha sonra şovunu televizyona taşıyınca buna halkı da kattı.
Fakat Huysuz Virjin, Türkçe’yi bozuk konuşan bir Ermeni şarkıcıydı. Şirinliğini sağlayan da buydu.
Sonra Türkiye değişti ve Ermeni taklidi “bile” yapılamaz oldu.
Böylece Virjin’in hiçbir anlamı kalmadı.
Öte yandan “Direklerarası kültürü” de sisli anılardan bile yokoldu ve kantoyu Seyfi gibi “şirretlik lezzetinde” değil de “hanım hanımcık” söyleyen Nurhan Damcıoğlu’na da yapacak iş kalmadı.
Huysuz Virjin, dinciler bozuldukları zaman değil, Ermeni ağzıyla konuşmayı bırakıp sıradan bir “orta yaşlı sahne orospusuna” dönüşmek zorunda kaldığı zaman, gece kulübünden televizyon düzeyine inmeye mecbur kaldığı zaman bitmişti.
Sevgili Seyfi emekliliğin tadını çıkarmaya baksın, yaşı ilerledi, yorulmuştur da...
Ama şunu iyi bilsin: Unutmadık, unutmayız, unutmayacağız. Kulaklarımda çınlıyor otuz beş yıl öncesinin sesleri: Bakooorum da aranızda benden güzel kadın yok... Hepiniz boya güzelisiniz! Hanım, hanım, yememiş içmemişsin ama karyola bacağına dönmüşsün canım! Hele hanım sen sen, o yüzüne sürdüğün boyayla Beylerbeyi Sarayı iki kere badana olurdu! Ayol ben senin eskimiş terlik suratlı kocanı ne yapayım? Bira içtiniz, sarhoş oldunuz, önünüzden rakı şişesi geçirseler cinayet işleyeceksiniz!
Seyficiğim, ne yapalım, biz esas olarak eski Türkiye’nin, eski İstanbul’un insanlarıyız. Seni anlamayan köylü hayatında Beylerbeyi Sarayı mı görmüş?
Perşembe, Ocak 24, 2008
Cumartesi, Ocak 12, 2008
sürekli özlüyorum efendim durduramıyorum
Ali kırca'nın vakti zamanında Hagi'nin ardından yazdığı yazıyı buldum geçenlerde... Paylaşmamak olmaz netekim...
Hagi giderse biz de gideriz!
Aslında ligin ilk haftalarında gitmeliydin Hagi.. "Galatasaraylı" olduklarını iddia eden birilerinin "Bu Hagi'den de, bu Galatasaray'dan da ne köy olur ne kasaba!" dedikleri haftalarda yani. Sonra ne mi oldu? Ligin ikinci haftasında hocasının kovulacağı söylenen "köy-kasaba" takımı, ligin sondan ikinci haftasındaki maça şampiyonluk şansıyla girdi.
"Hagi kovulsun!" diyenlerin o günlerde şampiyonluğun "en büyük" adayı gösterdikleri Beşiktaş ve Trabzonspor, çoktan havlu atmıştı yarışa..
Galatasaray ise şampiyonluk sahnesindeydi hâlâ.. Şampiyonluğun "en en en büyük adayı"
Fenerbahçe'yle birlikte.. Sondan ikinci haftada.. Hâlâ.. Eeee!.. Nasıl oldu bu?
40 yıldır futbolla ilgiliyim. 40 yıldır, her maçı, ama her maçı "kader maçı" olarak görülen başka bir teknik direktör daha görmedim.
Her maça "acımasız bir sınav stresi" ile çıkarıldın. Her maç, kariyerin için "ölüm-kalım" maçı haline getirildi. O maçı alamazsa gider, bu maçı alamazsa gider.. Ankara deplasmanlarını alamazsa kovulur. Fener'e yenilince sepetlenir.. Beşiktaş deplasmanından sonra bavulunu toplar.
Hatırlıyorum ilk yarının son dört maçı için söylenenleri: Galatasaray hepsini kaybederdi.. Liderin 17 puan gerisine düşerdi.. Ligi onuncu bitirirdi. İkinci yarıya Fransız hoca ile başlanırdı.. (Bakınız: Gazete arşivleri..) Oysa, Saracoğlu'na farkı "bir" puana indirme "ihtimali" ile çıktın işte..
Eeee.. Nasıl oldu bu?
Bu yazı, yitip giden bir şampiyonluğun ardından "mazeret" üretmek için yazılmamıştır.
Hele Fenerbahçe'nin şampiyonluğuna "gölge" düşürmek için asla.. En azından bu yazının maksadı bu değildir.
Yazının "muhatap"ı da Fenerbahçeli yazarlar ya da okurlar değildir. Anlaşılacağı gibi, bu yazı kimi Galatasaraylı (!) taraftar/yazarlara -ve kim bu sesi duymak isterse ona - seslenmektedir.
Erman Toroğlu bir yayınında şöyle demişti: " Bazı Galatasaraylı yorumcular, en başta bu Hagi'nin ve bu Galatasaray'ın başarısız olacağı kehanetinde bulundukları için, haklı çıkmak adına Galatasaray'ı yıkmaya çalışıyorlar. Oysa Hagi başarılı. Galatasaray'a bayağı iyi top oynatıyor." O "maksatlı" azınlık bir yana.. Kayseri maçının 93'üncü dakikasına kadar, Türkiye'de futbol üzerine yazançizenlerin "büyük çoğunluğu" şöyle diyordu: "Bu ligde en iyi futbolu Galatasaray oynuyor!" (Bakınız: Gazete arşivleri..) Eeee.. Nasıl oldu bu?
Sen git Hagi, yine de git.. Ama hiç değilse bil..
Senin hata(!)larına gelene kadar neler yaşandığını bil.. Ya da hatırla..
Sıralayalım mı şimdi kırılma noktalarını: İlki Ersun Yanal idi, biliyorsun.. O güne kadar makine gibi işleyen, takır takır goller atan HakanNecati ikilisinin ve Galatasaray'ın bağrına o hançeri kim sapladı? Nedenini, niçinini bilemem.. Olan buydu..
Ve o meşhur "93'üncü" dakikalar.. O hafta, şampiyonluğun iki adayı, can pazarındaki iki takımın karşısına çıktılar. Beklenmedik bir direnç gördüler.. Senin takımın yenilgiden galibiyete yükselmişken, son dakikada yılın en "şansız" golünü yedi. Rakibin, tam iki puan yitirecekken yılın en "şanslı" golünü attı.
Ne futbol, ne taktik, ne şu, ne bu.. Dünyanın her yanında bunun adı "şanssızlık"tı..
O psikolojik çöküntüyle, ertesi haftaki Trabzon maçını "dünyanın hiçbir takımı" kazanamazdı.. Stada bile gelmemişti kimse.. Yalan mı? Futbolcu nasıl ayakta dursun?
Fakaaat.. Hepsi geçti.. Senin hatalarınmış, rakip takım lehine işleyen hakem kararlarıyla ilgili iddialarmış; şu, bu.. Hepsi geçti.. Geldik "Saracoğlu'ndaki büyük final"in öncesine..
Yani Gençlerbirliği maçına..
Her şeye rağmen, Gençlerbirliği maçının ilk "on" dakikasında yaşananlar "es" geçilerek Hagi değerlendirilemez.
Kimilerinin söylediği gibi, Galatasaray o gün kupa zaferinin sarhoşu filan değildi. Akın akın gidiyordu rakip kaleye. İşini çabuk bitirip bir hafta sonraki finali bekleyecekti. O anlarda Ribery'ye yapılan faullere sessiz kalındı. Ama çok daha önemlisi; Galatasaray'ın apaçık iki penaltısı verilmedi.
Daha 10. dakikada maç 2-0 olacak ve orada bitecekti. Saraçoğlu'na "şampiyonluk" ipini eline almış olarak gidecekti takımın.. İstim üstündeki golcüsü Hakan Şükür, başka bir "motivasyon" ile çıkacaktı büyük finale.
O maçtaki hakem kararları olmasaydı, bugün medyanın "zafer sayfaları"nda roller ve renkler değişmiş olacaktı belki de. Belki Fenerbahçe yine şampiyon olacaktı, belki olamayacaktı; ama, Hagi'ye yöneltilmiş bütün eleştiriler çöpe atılmış olmayacak mıydı? O "son" hakem kararları olmasaydı? Yalan mı? Yanlış mı? Eeeee! Hagi başarısız öyle mi?
BUGÜNLERE NASIL GELDİ?
Son haftaya belki de "lider" çıkması, kasıtlı ya da kasıtsız; "hakem kararı"yla engellenmiş Hagi, nasıl gelebildi bugünlere? Nasıl oldu bu? Sayalım mı? Türkiye liglerinin en iyi forvet oyuncularından biri durumuna yükselen Necati, 2. Lige düşen Adana'dan gelmedi mi? Sağ ve sol kanatta milli takıma kadar yükselen Cihan ve Orhan yine 2. Lige düşen Kocaeli'den alınmadı mı zamanında? Bu ülkenin en iyi "defans ikilisi" haline gelen Song ve Tomas, ellerinde bonservisleri ile gelmediler mi? Ya 2. Lig'teki Dardanel'den alınıp bir anda Türk futbolunun gelecekteki umudu olan Hasan Kabze, ya Fransa 3. Ligi'nden yarım sezon önce çıkmış, Türkiye'de fırtına gibi esen Ribery .. "Emektar"lar ve PAF takımından takviye 17 yaşında çocuklar ..
On milyon, yirmi milyon dolarlık transfer bombalarının oynadığı rakiplerinin karşısında "bu takım" son haftaya kadar taşımadı mı şampiyonluk şansını? Ve.. Son anda bir "yanlış hakem"le hançerlenmedi mi her şey?
O "hakem"i konuşmayacaksınız, o "hakem"i es geçerek bu takıma ve bu ülkeye dünyaları vermiş Hagi'yi çarmıha gereceksiniz? Evet.. Asın bu adamı.. Kovun gitsin.. Sen de git Hagi.. Durma buralarda.. Biliyorum; asıl işini Avrupa'da yapacaktın.. Avrupa'da; yukarda isimlerini saydığım bu çocuklarla, yenemeyeceğin takım yoktu.
AVRUPA'DA İŞİN KOLAYDI
New York'ta izledim.. Şampiyonlar Ligi şampiyonu Porto'yu 20 bin Portekizli taraftarın önünde devirdin. Kupa kutlamasını zehir ettin onlara..
Gelsenkirschen'de izledim.. Bundesliga ikincisi Schalke'yi "kuruluş yıldönümü"nde 20 bin Alman'ın önünde devirdin. Kuruluş kutlamalarını zehir ettin onlara..
Avrupa'da işin daha kolay olacaktı.. Biliyordun oraları çünkü.. Buna hazırlanıyordun heyecanla.. (Rakibin hocası, Alman gazetecilere, "Benden Avrupa'da final istiyorlar. Çılgın bunlar" derken, sen sözleşmene "Avrupa Şampiyonluğu" primi koydurdun. İnancını kayıtlara geçirdin.) Gelecek yıl takımını kimlerden oluşturacağının ipuçlarını da verdin orada: Schalke'nin son 20 dakikasında oynayanların hepsi PAF takımından idi. Ve kök söktürdüler Almanlar'ın usta ayaklarına.. Avrupa'da yeni zaferleri seninle ve onlarla kazanacaktı Galatasaray..
Ama git.. Biz bunu hak etmedik.. Etmiyoruz. Hâlâ Türkiye'ye kazandırdıklarını değil, senin kazandıklarını konuşuyoruz.. Sanki başkaları "bedava"ya topa vuruyormuş gibi.. Üstelik bedelini ödemeden çekip giden başkaları.. Emsallerinle de kıyaslayamadan.. 3-5 milyon dolarlık sen, 40-45 milyon dolarlık Figo'ya Monaco'nun çimlerini yoldurmuştun değil mi? 3-5 milyon dolarlık sen ve arkadaşların, bu ülkeye kaç milyar dolarlık turizm potansiyeli sağlamıştınız öyle değil mi? Terim'e, sana ve arkadaşlarına bu ülke borcunu ödemedi daha..
Bir anlık "öfke" ile söylediklerini "namusşeref" meseleleri yaptık. (Ki bin defa söyledik delilleriyle, taraftara filan hakaret etmediğini.. Niye etsin ki en sevdiği, hatta "tek" sevdiği insanlara.. Ama idam fermanı yazılmıştı bir kere..) Diyelim ki öyle dedi.. Sanki bizler hayatımızın her hangi bir anında hiç öfkelenmedik, ağzımızdan hiç olumsuz söz çıkmadı en yakınlarımıza.. Ama bize dünyaları bağışlayana, bir bağışlamayı çok gördük. Git Hagi git..
TRİBÜN TARAFTARIYIM
Spor yazarı filan değilim ben.. Kırk yıllık tribün taraftarıyım. Açık, kapalı, numaralı. Öyle anlayın bu sözleri: Tamam.. Hagi de gider.. Ama, onunla birlikte biz de gideriz buralardan. Boşalır Ali Sami Yen tribünleri.. Yine bir kenarda dururuz belki.. Ama.. Sevgiler, vefalar, duygular, aşklar, öfkeler, heyecanlar, zaferler, cesaretler, isyanlar, saygılar, hüzünler yerlerini boşaltmışken bütün koltuklar dolsa ne yazar..
Belki Galatasaray'ın başına "çok" paralarla bir Fransız, bir Alman, bir Yeni Zelandalı filan gelir.. Fenerbahçe'ye "beş" atan, bir yıl içindeki üç maçta da ezeli rakibine kök söktüren bir takım filan da kurar beş-on yıl (!) Ama "çok para" için geldiğini de hepimiz biliriz, değil mi? "Çok sevda"larla ve dizginlenemez hırslarla çırpınıp duran birini apar-topar yollamışken üstelik.. "Çok sevda"larla çırpınıp duran, yeri geldiğinde ölü toprağını kaldırmak için yumruğunu masaya vuran.. Gerektiğinde ortalığı ayağa kaldıran isyancı.. Sevmeden isyan var mıdır aşkın tarihinde? Hagi bir daha dönmez belki gittiği yerden.. Ama vefa ve sadakat geri gelene dek; geri gelmez zafer yolculuklarının yürek çarpıntıları da..
Elveda Sami Yen heyecanları.. Seni özleyeceğim.. Seni de "yalnız adam.."
Hagi giderse biz de gideriz!
Aslında ligin ilk haftalarında gitmeliydin Hagi.. "Galatasaraylı" olduklarını iddia eden birilerinin "Bu Hagi'den de, bu Galatasaray'dan da ne köy olur ne kasaba!" dedikleri haftalarda yani. Sonra ne mi oldu? Ligin ikinci haftasında hocasının kovulacağı söylenen "köy-kasaba" takımı, ligin sondan ikinci haftasındaki maça şampiyonluk şansıyla girdi.
"Hagi kovulsun!" diyenlerin o günlerde şampiyonluğun "en büyük" adayı gösterdikleri Beşiktaş ve Trabzonspor, çoktan havlu atmıştı yarışa..
Galatasaray ise şampiyonluk sahnesindeydi hâlâ.. Şampiyonluğun "en en en büyük adayı"
Fenerbahçe'yle birlikte.. Sondan ikinci haftada.. Hâlâ.. Eeee!.. Nasıl oldu bu?
40 yıldır futbolla ilgiliyim. 40 yıldır, her maçı, ama her maçı "kader maçı" olarak görülen başka bir teknik direktör daha görmedim.
Her maça "acımasız bir sınav stresi" ile çıkarıldın. Her maç, kariyerin için "ölüm-kalım" maçı haline getirildi. O maçı alamazsa gider, bu maçı alamazsa gider.. Ankara deplasmanlarını alamazsa kovulur. Fener'e yenilince sepetlenir.. Beşiktaş deplasmanından sonra bavulunu toplar.
Hatırlıyorum ilk yarının son dört maçı için söylenenleri: Galatasaray hepsini kaybederdi.. Liderin 17 puan gerisine düşerdi.. Ligi onuncu bitirirdi. İkinci yarıya Fransız hoca ile başlanırdı.. (Bakınız: Gazete arşivleri..) Oysa, Saracoğlu'na farkı "bir" puana indirme "ihtimali" ile çıktın işte..
Eeee.. Nasıl oldu bu?
Bu yazı, yitip giden bir şampiyonluğun ardından "mazeret" üretmek için yazılmamıştır.
Hele Fenerbahçe'nin şampiyonluğuna "gölge" düşürmek için asla.. En azından bu yazının maksadı bu değildir.
Yazının "muhatap"ı da Fenerbahçeli yazarlar ya da okurlar değildir. Anlaşılacağı gibi, bu yazı kimi Galatasaraylı (!) taraftar/yazarlara -ve kim bu sesi duymak isterse ona - seslenmektedir.
Erman Toroğlu bir yayınında şöyle demişti: " Bazı Galatasaraylı yorumcular, en başta bu Hagi'nin ve bu Galatasaray'ın başarısız olacağı kehanetinde bulundukları için, haklı çıkmak adına Galatasaray'ı yıkmaya çalışıyorlar. Oysa Hagi başarılı. Galatasaray'a bayağı iyi top oynatıyor." O "maksatlı" azınlık bir yana.. Kayseri maçının 93'üncü dakikasına kadar, Türkiye'de futbol üzerine yazançizenlerin "büyük çoğunluğu" şöyle diyordu: "Bu ligde en iyi futbolu Galatasaray oynuyor!" (Bakınız: Gazete arşivleri..) Eeee.. Nasıl oldu bu?
Sen git Hagi, yine de git.. Ama hiç değilse bil..
Senin hata(!)larına gelene kadar neler yaşandığını bil.. Ya da hatırla..
Sıralayalım mı şimdi kırılma noktalarını: İlki Ersun Yanal idi, biliyorsun.. O güne kadar makine gibi işleyen, takır takır goller atan HakanNecati ikilisinin ve Galatasaray'ın bağrına o hançeri kim sapladı? Nedenini, niçinini bilemem.. Olan buydu..
Ve o meşhur "93'üncü" dakikalar.. O hafta, şampiyonluğun iki adayı, can pazarındaki iki takımın karşısına çıktılar. Beklenmedik bir direnç gördüler.. Senin takımın yenilgiden galibiyete yükselmişken, son dakikada yılın en "şansız" golünü yedi. Rakibin, tam iki puan yitirecekken yılın en "şanslı" golünü attı.
Ne futbol, ne taktik, ne şu, ne bu.. Dünyanın her yanında bunun adı "şanssızlık"tı..
O psikolojik çöküntüyle, ertesi haftaki Trabzon maçını "dünyanın hiçbir takımı" kazanamazdı.. Stada bile gelmemişti kimse.. Yalan mı? Futbolcu nasıl ayakta dursun?
Fakaaat.. Hepsi geçti.. Senin hatalarınmış, rakip takım lehine işleyen hakem kararlarıyla ilgili iddialarmış; şu, bu.. Hepsi geçti.. Geldik "Saracoğlu'ndaki büyük final"in öncesine..
Yani Gençlerbirliği maçına..
Her şeye rağmen, Gençlerbirliği maçının ilk "on" dakikasında yaşananlar "es" geçilerek Hagi değerlendirilemez.
Kimilerinin söylediği gibi, Galatasaray o gün kupa zaferinin sarhoşu filan değildi. Akın akın gidiyordu rakip kaleye. İşini çabuk bitirip bir hafta sonraki finali bekleyecekti. O anlarda Ribery'ye yapılan faullere sessiz kalındı. Ama çok daha önemlisi; Galatasaray'ın apaçık iki penaltısı verilmedi.
Daha 10. dakikada maç 2-0 olacak ve orada bitecekti. Saraçoğlu'na "şampiyonluk" ipini eline almış olarak gidecekti takımın.. İstim üstündeki golcüsü Hakan Şükür, başka bir "motivasyon" ile çıkacaktı büyük finale.
O maçtaki hakem kararları olmasaydı, bugün medyanın "zafer sayfaları"nda roller ve renkler değişmiş olacaktı belki de. Belki Fenerbahçe yine şampiyon olacaktı, belki olamayacaktı; ama, Hagi'ye yöneltilmiş bütün eleştiriler çöpe atılmış olmayacak mıydı? O "son" hakem kararları olmasaydı? Yalan mı? Yanlış mı? Eeeee! Hagi başarısız öyle mi?
BUGÜNLERE NASIL GELDİ?
Son haftaya belki de "lider" çıkması, kasıtlı ya da kasıtsız; "hakem kararı"yla engellenmiş Hagi, nasıl gelebildi bugünlere? Nasıl oldu bu? Sayalım mı? Türkiye liglerinin en iyi forvet oyuncularından biri durumuna yükselen Necati, 2. Lige düşen Adana'dan gelmedi mi? Sağ ve sol kanatta milli takıma kadar yükselen Cihan ve Orhan yine 2. Lige düşen Kocaeli'den alınmadı mı zamanında? Bu ülkenin en iyi "defans ikilisi" haline gelen Song ve Tomas, ellerinde bonservisleri ile gelmediler mi? Ya 2. Lig'teki Dardanel'den alınıp bir anda Türk futbolunun gelecekteki umudu olan Hasan Kabze, ya Fransa 3. Ligi'nden yarım sezon önce çıkmış, Türkiye'de fırtına gibi esen Ribery .. "Emektar"lar ve PAF takımından takviye 17 yaşında çocuklar ..
On milyon, yirmi milyon dolarlık transfer bombalarının oynadığı rakiplerinin karşısında "bu takım" son haftaya kadar taşımadı mı şampiyonluk şansını? Ve.. Son anda bir "yanlış hakem"le hançerlenmedi mi her şey?
O "hakem"i konuşmayacaksınız, o "hakem"i es geçerek bu takıma ve bu ülkeye dünyaları vermiş Hagi'yi çarmıha gereceksiniz? Evet.. Asın bu adamı.. Kovun gitsin.. Sen de git Hagi.. Durma buralarda.. Biliyorum; asıl işini Avrupa'da yapacaktın.. Avrupa'da; yukarda isimlerini saydığım bu çocuklarla, yenemeyeceğin takım yoktu.
AVRUPA'DA İŞİN KOLAYDI
New York'ta izledim.. Şampiyonlar Ligi şampiyonu Porto'yu 20 bin Portekizli taraftarın önünde devirdin. Kupa kutlamasını zehir ettin onlara..
Gelsenkirschen'de izledim.. Bundesliga ikincisi Schalke'yi "kuruluş yıldönümü"nde 20 bin Alman'ın önünde devirdin. Kuruluş kutlamalarını zehir ettin onlara..
Avrupa'da işin daha kolay olacaktı.. Biliyordun oraları çünkü.. Buna hazırlanıyordun heyecanla.. (Rakibin hocası, Alman gazetecilere, "Benden Avrupa'da final istiyorlar. Çılgın bunlar" derken, sen sözleşmene "Avrupa Şampiyonluğu" primi koydurdun. İnancını kayıtlara geçirdin.) Gelecek yıl takımını kimlerden oluşturacağının ipuçlarını da verdin orada: Schalke'nin son 20 dakikasında oynayanların hepsi PAF takımından idi. Ve kök söktürdüler Almanlar'ın usta ayaklarına.. Avrupa'da yeni zaferleri seninle ve onlarla kazanacaktı Galatasaray..
Ama git.. Biz bunu hak etmedik.. Etmiyoruz. Hâlâ Türkiye'ye kazandırdıklarını değil, senin kazandıklarını konuşuyoruz.. Sanki başkaları "bedava"ya topa vuruyormuş gibi.. Üstelik bedelini ödemeden çekip giden başkaları.. Emsallerinle de kıyaslayamadan.. 3-5 milyon dolarlık sen, 40-45 milyon dolarlık Figo'ya Monaco'nun çimlerini yoldurmuştun değil mi? 3-5 milyon dolarlık sen ve arkadaşların, bu ülkeye kaç milyar dolarlık turizm potansiyeli sağlamıştınız öyle değil mi? Terim'e, sana ve arkadaşlarına bu ülke borcunu ödemedi daha..
Bir anlık "öfke" ile söylediklerini "namusşeref" meseleleri yaptık. (Ki bin defa söyledik delilleriyle, taraftara filan hakaret etmediğini.. Niye etsin ki en sevdiği, hatta "tek" sevdiği insanlara.. Ama idam fermanı yazılmıştı bir kere..) Diyelim ki öyle dedi.. Sanki bizler hayatımızın her hangi bir anında hiç öfkelenmedik, ağzımızdan hiç olumsuz söz çıkmadı en yakınlarımıza.. Ama bize dünyaları bağışlayana, bir bağışlamayı çok gördük. Git Hagi git..
TRİBÜN TARAFTARIYIM
Spor yazarı filan değilim ben.. Kırk yıllık tribün taraftarıyım. Açık, kapalı, numaralı. Öyle anlayın bu sözleri: Tamam.. Hagi de gider.. Ama, onunla birlikte biz de gideriz buralardan. Boşalır Ali Sami Yen tribünleri.. Yine bir kenarda dururuz belki.. Ama.. Sevgiler, vefalar, duygular, aşklar, öfkeler, heyecanlar, zaferler, cesaretler, isyanlar, saygılar, hüzünler yerlerini boşaltmışken bütün koltuklar dolsa ne yazar..
Belki Galatasaray'ın başına "çok" paralarla bir Fransız, bir Alman, bir Yeni Zelandalı filan gelir.. Fenerbahçe'ye "beş" atan, bir yıl içindeki üç maçta da ezeli rakibine kök söktüren bir takım filan da kurar beş-on yıl (!) Ama "çok para" için geldiğini de hepimiz biliriz, değil mi? "Çok sevda"larla ve dizginlenemez hırslarla çırpınıp duran birini apar-topar yollamışken üstelik.. "Çok sevda"larla çırpınıp duran, yeri geldiğinde ölü toprağını kaldırmak için yumruğunu masaya vuran.. Gerektiğinde ortalığı ayağa kaldıran isyancı.. Sevmeden isyan var mıdır aşkın tarihinde? Hagi bir daha dönmez belki gittiği yerden.. Ama vefa ve sadakat geri gelene dek; geri gelmez zafer yolculuklarının yürek çarpıntıları da..
Elveda Sami Yen heyecanları.. Seni özleyeceğim.. Seni de "yalnız adam.."
Salı, Ocak 08, 2008
Türkiye'de Futbolun Kısa Tarihi

Birçok tarihsel verilere bakıldığında, futbol oyununu dünyanın bir çok yerine götürenlerin İngilizler olduğu anlaşılmaktadır.
İngilizlerin çeşitli nedenlerle dünyanın her yerine yayıldığı dönemlerde, Anadolu ve Osmanlı denetimindeki ülkelerde tütün ve pamuk ticareti yapmak için liman kentlere yerleşmişler. İşte bu İngiliz aileler, gemiciler, askerler, ticaret adamları yanlarında pipo, viski gibi ticari malların yanı sıra futbolu da beraberlerinde ülkemize ilk getirenler olmuşlardır. Bu ailelerin erkekleri kendi aralarında iddialı futbol müsabakaları oynarken, buradaki yakın dostları ve komşuları da onlara katılmışlardır. Daha sonra bunların yanına Rumlar da iştirak etmiş ve futbol oynayanların sayısında hızlı bir artış görülmüştür.
Araştırmalar ve eldeki belgelerden ülkemizde ilk futbol maçlarının Selanik'te 1875 yılında oynandığını göstermektedir. Yine 1877 yılında İzmir'in Bornova çayırları ilk futbolla tanışmıştır. İzmir'de hafta sonu ve akşamları Rumlarla takviyeli İngiliz takımları arasındaki bu maçların ilk izleyicileri, bu ailelere mensup kadınlar ve kızlar olarak bilinmektedir. O dönemlerde Türklere yasak olan spor yapma ve kulüp kurma izni ülkemizdeki yabancılar için serbest bırakılmıştır.
Müslüman ve Türk gençleri bu son derece cazip oyuna karşı büyük heves duymalarına rağmen yasaklar yüzünden futbol oynamaktan uzak kalmışlardır. Bu nedenle, ilk kulüpler yabancılar ve Müslüman olmayanlar tarafından kurulmuş ve ilk futbol maçlarıda onlar tarafından oynanmıştır.
İlk modern futbol İstanbul'da 1890 yılında başlamış ve yine Türkiye'de ilk futbol kulübü 1902 yılında Mr. James La Fontaine ile Mr. Herace Armitage'nin katkılarıyla Kadıköy'de İngilizler ve Rumlar tarafından kurulan "Cadikeu Fuetball Club" dır. Bu kulübü Moda Football Club ve Rumların Elpis Club'ı izlemiştir.
Bu arada ilk futbol oynayan Türk gençleri de ecnebi isimleri altında futbol oynamışlar ve bunların ilki bir deniz subayı olan Fuat Hüsnü Kayacan'dır. Kayacan "Bobi" takma adıyla İngiliz takımlarında futbol oynayan ilk Türk futbolcusudur. Daha sonra Fuat Hüsnü Kayacan ve Reşat Danyal büyük bir gizlilik içinde sürdürdükleri faaliyetlerin sonunda ilk Türk takımı Black Stacking adıyla ortaya çıkmış ve bugünkü Fenerbahçe stadının hemen karşısındaki ( Halil Mahmudiye ) İlköğretim okulunun altındaki Hurşit Ağa Kahvehanesini lokal olarak seçen gençler papazın çayırında müsabakalarını oynamışlardır. Fakat Black Stacking Football Club istibdat devrinde gelişemeden kapatılmıştır.
Türkiye'de ilk futbol ligi 1903 yılında İmojen, Moda, Kadıköy ve Elpis takımlarının iştirak etmesiyle Fenerbahçe stadının bulunduğu papazın çayırında yapılmıştır. Tamamen Türklerden kurulu ilk futbol takımı olan Galatasaray 1905 yılında kurulmuş. Bunu 1907 yılında Fenerbahçe 1908 yılında Vefa ve 1903 yılında Beşiktaş Jimnastik Kulübü kurulmuş fakat futbol branşının açılması 1911 yılında gerçekleştirilebilmiştir. 1908 yılında 2. Meşrutiyetin ilanından sonra, Türkiye'de futbolun bir Federasyon çatısı altında toplanması çalışmaları sonuçsuz kalmıştır. Ülkemiz sporu ve futbolunun kalkınması ve örgütlenmesi Cumhuriyet döneminde başlamıştır.
1922 yılında toplanan İstanbul kulüp temsilcileri Türkiye idman Cemiyetleri İttifakını (TİCİ) kurmuşlar ve futbol encümeni adı altında futbol federasyonunu teşkil ederek, FIFA'ya üye olmak için harekete geçmişlerdir. 21 Mayıs 1923'de Cenevre'de yapılan FIFA toplantısında Türkiye asil üyeliğe kabul edilmiştir. Futbol Federasyonu, Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı (1922-1936) Türkiye Spor Kurumu (1936-1938) ve Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü ve takiben Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü (1938'den günümüze) bu örgütlerin denetimi altında bugünlere gelmiştir.
Şu anda, Futbol Federasyonu Başbakanlığa bağlı özerk bir kurum olarak futbol faaliyetlerini sürdürmektedir.
Futbolun Tarihçesi
FUTBOLUN TARİHÇESİ
Dünyada Futbol
Günümüzde büyük kitlelerin ilgi odağı olan futbol oyununun, ilk olarak nerede ve hangi tarihte oynandığı kesin olarak bilinmemektedir. Zamanımıza kadar uzanan bazı tarihi buluntulardan çıkarılan sonuçlara göre , futbolun geçmişi M.Ö.3000 yıllarına kadar dayanır. Asya'da Türklerin yaşadığı Orta Asya, Çin, Japonya, İtalya, Fransa ve İngiltere değişik kaynaklara göre futbolun ilk oynandığı bölgelerdir.
Çin'de imparator Huang-Ti döneminde (M.Ö. 2697), askerlerin savaşa hazırlık amacıyla "Tsu-Chu" adıyla bir tür futbol oynadıkları, yazılı belgelerden anlaşılmaktadır. Orta Asya Türkleri ile ilgili "La Tartarie" adlı Fransızca eserde , Tsang kentinde , bayanlar ve erkeklerden kurulu karma takımların ayak topu oynadıkları belirtilmektedir. Türk düşünürü Kaşgarlı Mahmud , 1072-1074 tarihleri arasında yazdığı "Divan-ı Lügat-i Türk" de eski Türk boylarının Orta Asya'da "Tepük" adıyla bir tür ayak topu oyunu oynadıklarından bahsedilmektedir.
Amerika kıtasına futbol, Meksika yoluyla gelmiştir. İspanyollar ve İtalyanlar modern şekliyle futbolun Güney Amerika'ya götürenlerin kendileri olduğunu iddia etseler de ayak topunun izleri Amerika'da yaşamış Aztekler, Mayalar, İnkalar gibi çok eski uygarlıklara dayanmaktadır. Meksika ve Peru yerlilerinin futbola benzer oyunlar oynadıkları bazı tapınaklardan, anıtlardan, duvar kabartmalarından ve heykellerden anlaşılmaktadır.
Avrupa'da ilk ayak topu oyunu M.Ö.100 yıllarında eski Yunan şehir devletlerinden Sparta'da "Episkyres" adı altında oynanmıştır. İtalyanlara göre ise, futbolu İngiltere'ye krallık dönemi İtalyan Futbolu "Giuocu del Calcio" oyunu olarak Jül Sezar'ın lejyonerleri götürmüştür. Dünyanın çeşitli yerlerinde sömürgeci bir imparatorluk kurmuş olan İngilizler, gittikleri yerlerde oynanan çeşitli futbol oyunlarını benimseyerek, kaynağı neresi olursa olsun , 12. Yüzyıldan itibaren İngiltere'de futbol oynamaya başlamışlardır.
Modern futbolun doğum tarihi 26 Ekim 1863 olarak kabul edilmektedir.
Bu tarihte on bir kulüp yöneticisi , Londra'da Great Queen Street'de Lincoln'un hanındaki Free Maso'nun meyhanesinde toplanmış ve futbol dünyasının ilk federasyonu olan İngiltere Futbol Federasyonu'nu kurmuşlardır. İlk Milli Futbol Federasyonunun kurulmasıyla, futbol oyunu sadece iki takımın bir topu rakip kaleye atmal için yaptıkları gelişigüzel bir mücadele olmaktan çıkmış, belirli kurallara bağlanmıştır.
İngiltere'den sonra bütün dünyada futbolun gelişmesini sağlayan önemli olay 1879'dan sonra başladı. Futbol kulüplerinin yöneticileri, takımlarında daha iyi oyuncular oynatabilmek için yabancı çevrelerden iş vererek, iyi futbolcular alma yoluna gittiler. Böylece Glasgow' dan Darwen şehrine futbol oynamak için getirilen İskoçya'lı futbolcular Dünyadaki ilk profesyonel futbolcular oldular.
Futbol' un oyun kurallarını düzenlemek, uygulatmak, denetlemek ve anlaşmazlıkları çözümlemek yetkilerini elinde bulunduran "International Boord" İngiltere, Galler, İskoçya, ve Kuzey İrlanda tarafından 1882 yılında kurulmuştur. Bu kuruluş, 1886 yılından sonra ulusal federasyonlarda en yetkili kurum olarak kabul edilmiştir. Daha sonra 1905 yılında FİFA (Uluslar arası Futbol Federasyonları Birliği) 'ya katılan bu kurum, FİFA'ya üye diğer üyelerden seçilen 4 temsilci daha katılmıştır. Bu kurum toplam 8 üye ülke temsilcisi ve 20 kişilik bir kurul tarafında yönetilir.
1954 yılında kurulan UEFA (Avrupa Futbol Federasyonları Birliği) 'nın düzenlediği Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası 1956 yılında, Avrupa Kupa Galipleri Kupası ise 1963 yılında oynanmaya başlamıştır.
FİFA, 1991-1992 futbol sezonunda oyunu hızlandırmak ve daha çok gol atılmasını sağlamak amacıyla 1986 Meksika Dünya kupasından itibaren yapılan çalışmaların birikimi sonucu, oyun kurallarını ciddi olarak yeniden gözden geçirerek, kurallarda önemli değişiklikler yapmıştır. 1995 yılında Avrupa Adalet Divanı'nın Belçikalı futbolcu Bosman'ı kural dışı olarak yaptığı transferde haklı bulması, Avrupa Birliği Ülkelerde transfer sistemini alt üst etmiş , UEFA 1996 yılından başlayarak yabancı transferini serbest bırakmıştır.
Günümüzde her geçen gün yenilenen oyun kuralları, gelişen teknolojinin kullanılması, ayrıca yapılan yeni yatırımlar, modern futbolun, seyri hoş, hızlı ve bol gollü bir oyun sporu haline getirmiştir.
Dünyada Futbol
Günümüzde büyük kitlelerin ilgi odağı olan futbol oyununun, ilk olarak nerede ve hangi tarihte oynandığı kesin olarak bilinmemektedir. Zamanımıza kadar uzanan bazı tarihi buluntulardan çıkarılan sonuçlara göre , futbolun geçmişi M.Ö.3000 yıllarına kadar dayanır. Asya'da Türklerin yaşadığı Orta Asya, Çin, Japonya, İtalya, Fransa ve İngiltere değişik kaynaklara göre futbolun ilk oynandığı bölgelerdir.
Çin'de imparator Huang-Ti döneminde (M.Ö. 2697), askerlerin savaşa hazırlık amacıyla "Tsu-Chu" adıyla bir tür futbol oynadıkları, yazılı belgelerden anlaşılmaktadır. Orta Asya Türkleri ile ilgili "La Tartarie" adlı Fransızca eserde , Tsang kentinde , bayanlar ve erkeklerden kurulu karma takımların ayak topu oynadıkları belirtilmektedir. Türk düşünürü Kaşgarlı Mahmud , 1072-1074 tarihleri arasında yazdığı "Divan-ı Lügat-i Türk" de eski Türk boylarının Orta Asya'da "Tepük" adıyla bir tür ayak topu oyunu oynadıklarından bahsedilmektedir.
Amerika kıtasına futbol, Meksika yoluyla gelmiştir. İspanyollar ve İtalyanlar modern şekliyle futbolun Güney Amerika'ya götürenlerin kendileri olduğunu iddia etseler de ayak topunun izleri Amerika'da yaşamış Aztekler, Mayalar, İnkalar gibi çok eski uygarlıklara dayanmaktadır. Meksika ve Peru yerlilerinin futbola benzer oyunlar oynadıkları bazı tapınaklardan, anıtlardan, duvar kabartmalarından ve heykellerden anlaşılmaktadır.
Avrupa'da ilk ayak topu oyunu M.Ö.100 yıllarında eski Yunan şehir devletlerinden Sparta'da "Episkyres" adı altında oynanmıştır. İtalyanlara göre ise, futbolu İngiltere'ye krallık dönemi İtalyan Futbolu "Giuocu del Calcio" oyunu olarak Jül Sezar'ın lejyonerleri götürmüştür. Dünyanın çeşitli yerlerinde sömürgeci bir imparatorluk kurmuş olan İngilizler, gittikleri yerlerde oynanan çeşitli futbol oyunlarını benimseyerek, kaynağı neresi olursa olsun , 12. Yüzyıldan itibaren İngiltere'de futbol oynamaya başlamışlardır.
Modern futbolun doğum tarihi 26 Ekim 1863 olarak kabul edilmektedir.
Bu tarihte on bir kulüp yöneticisi , Londra'da Great Queen Street'de Lincoln'un hanındaki Free Maso'nun meyhanesinde toplanmış ve futbol dünyasının ilk federasyonu olan İngiltere Futbol Federasyonu'nu kurmuşlardır. İlk Milli Futbol Federasyonunun kurulmasıyla, futbol oyunu sadece iki takımın bir topu rakip kaleye atmal için yaptıkları gelişigüzel bir mücadele olmaktan çıkmış, belirli kurallara bağlanmıştır.
İngiltere'den sonra bütün dünyada futbolun gelişmesini sağlayan önemli olay 1879'dan sonra başladı. Futbol kulüplerinin yöneticileri, takımlarında daha iyi oyuncular oynatabilmek için yabancı çevrelerden iş vererek, iyi futbolcular alma yoluna gittiler. Böylece Glasgow' dan Darwen şehrine futbol oynamak için getirilen İskoçya'lı futbolcular Dünyadaki ilk profesyonel futbolcular oldular.
Futbol' un oyun kurallarını düzenlemek, uygulatmak, denetlemek ve anlaşmazlıkları çözümlemek yetkilerini elinde bulunduran "International Boord" İngiltere, Galler, İskoçya, ve Kuzey İrlanda tarafından 1882 yılında kurulmuştur. Bu kuruluş, 1886 yılından sonra ulusal federasyonlarda en yetkili kurum olarak kabul edilmiştir. Daha sonra 1905 yılında FİFA (Uluslar arası Futbol Federasyonları Birliği) 'ya katılan bu kurum, FİFA'ya üye diğer üyelerden seçilen 4 temsilci daha katılmıştır. Bu kurum toplam 8 üye ülke temsilcisi ve 20 kişilik bir kurul tarafında yönetilir.
1954 yılında kurulan UEFA (Avrupa Futbol Federasyonları Birliği) 'nın düzenlediği Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası 1956 yılında, Avrupa Kupa Galipleri Kupası ise 1963 yılında oynanmaya başlamıştır.
FİFA, 1991-1992 futbol sezonunda oyunu hızlandırmak ve daha çok gol atılmasını sağlamak amacıyla 1986 Meksika Dünya kupasından itibaren yapılan çalışmaların birikimi sonucu, oyun kurallarını ciddi olarak yeniden gözden geçirerek, kurallarda önemli değişiklikler yapmıştır. 1995 yılında Avrupa Adalet Divanı'nın Belçikalı futbolcu Bosman'ı kural dışı olarak yaptığı transferde haklı bulması, Avrupa Birliği Ülkelerde transfer sistemini alt üst etmiş , UEFA 1996 yılından başlayarak yabancı transferini serbest bırakmıştır.
Günümüzde her geçen gün yenilenen oyun kuralları, gelişen teknolojinin kullanılması, ayrıca yapılan yeni yatırımlar, modern futbolun, seyri hoş, hızlı ve bol gollü bir oyun sporu haline getirmiştir.
Futbol mu? O da ne ola ki?
FUTBOL NEDİR?

Futbol, Avrupa'da 12. yüzyılda ortaya çıkışından geçtiğimiz yüzyılın ortalarına dek insanoğlunun oyunları arasında kitlelerin linç etme gereksinimine doğrudan yanıt vermek gibi bir özelliğe sahip değildi. 2. Dünya Savaşı'nda stadyumlar bombaların hedefi olup kıtaya yeni yeni yayılmış profesyonel oyuncuların pek çoğu yaşamını yitirirken, cephelerin yakınlarındaki mayın tehlikesi içeren alanlarda bile futbol oynandığına tanık olunmuştu. Savaşın sonunda, paramparça yaşamların büyük acılarının ortasında futbolun insanlığın bilinçaltındaki yaraları sarmaya yardımcı olduğu söylenebilirdi. İki farklı oyuncu grubunun karşılaşması, zamanın ve uzamın sınırlarında insanın yetenekleriyle kendini ve ortak bir ruhu var edebilmesinin somut göstergesi olarak algılanabilirdi. İnsanlığı savaşlarda kırdırmaya meraklı 'güç' odakları oyunun büyüsünü keşfettiğinde, futbol tutkunları için geriye sayım başlamıştı. Gücü ellerinde tutanların futbol 'iş'inin üzerine ciddi biçimde abanmalarıyla başkalaştı eskilerin güzel oyunu. Günümüzde futbolla hangi düzeyde olursa olsun ilişki kuranlar, onu bir spor olarak kabul edip yaşamıyorlar.
'Değişen dünya düzeni' sözcükleriyle açıklıyorlar dönüşümlerini tüm Gregor Samsa'lar. Doğadaki milyonlarca türü, yaşam ortamını -aslında kendi acınası varlığının temellerini- teknolojisini yükseltebilmek adına hızla yok edebilen insan türü, tuhaf bir yaratığı oluşturmaya doğru koşuyor. Beyinleri sayısız klişeyle zincire vurulmuş toplumlarda şiddet yön veriyor yaşamlara. Güdük yazılı tarihimizdeki kayıtlarımız insanoğlunun hiçbir zaman diliminde şimdiki kadar madde düşkünü olmadığını söylüyor. Kendi küçük, özenle tektipleştirilmiş, gri dünyasına kapanan insan, rengarenk televizyondaki görüntülerle kemiriyor bilincini.
Futbol, Franco ve Salazar dönemlerindekinden de etkili bir uyku ilacıdır artık. Şiddetin en meşru alanları stadyumlarda toplananlar, taş kesilmiş kalplerindeki nefreti, karanlık zihinlerindeki zehri boşaltıp haftalık etki bombardımanı öncesinde bir tür temizlik işlemini yerine getirirler.
Ülkemizde futbol, nicedir çarpık bir düzenin egemenliğinde ikiyüzlülüğün, çıkar çekişmelerinin, politik manipülasyonun her fırsatta sakınımsız biçimde kendini sergilediği bir bataklıktır. Her haftasonu onlarca karşılaşmadan önce Ulusal Marş çalınır, söylenir de kimse bu anlamsızlığa tepki gösteremez, ligden düşmeyi ve şampiyonlukları takımların oyun gücünden çok iktidarlarla kurdukları 'derin' ilişkiler belirler, hakemler talimatlarla maç yönetirler, oyuncular oyundaki bir anlık hatayla kurban edilirler, hatırı sayılır çabalarla kurulan ve korunan futbol magazini dünyasının kurallarınca değerlendirilir tüm olaylar. Pazar akşamı televizyonlardan pompalanan zırvaları bıkıp, usanmadan tüketir taraftarlar. içinde yaşayan için geleceği, dışardan bakan içinse ülkenin durumunu kavramak tümüyle futbol görünümlü gösteriye dikkat kesilmekle mümkündür.

Futbol, Avrupa'da 12. yüzyılda ortaya çıkışından geçtiğimiz yüzyılın ortalarına dek insanoğlunun oyunları arasında kitlelerin linç etme gereksinimine doğrudan yanıt vermek gibi bir özelliğe sahip değildi. 2. Dünya Savaşı'nda stadyumlar bombaların hedefi olup kıtaya yeni yeni yayılmış profesyonel oyuncuların pek çoğu yaşamını yitirirken, cephelerin yakınlarındaki mayın tehlikesi içeren alanlarda bile futbol oynandığına tanık olunmuştu. Savaşın sonunda, paramparça yaşamların büyük acılarının ortasında futbolun insanlığın bilinçaltındaki yaraları sarmaya yardımcı olduğu söylenebilirdi. İki farklı oyuncu grubunun karşılaşması, zamanın ve uzamın sınırlarında insanın yetenekleriyle kendini ve ortak bir ruhu var edebilmesinin somut göstergesi olarak algılanabilirdi. İnsanlığı savaşlarda kırdırmaya meraklı 'güç' odakları oyunun büyüsünü keşfettiğinde, futbol tutkunları için geriye sayım başlamıştı. Gücü ellerinde tutanların futbol 'iş'inin üzerine ciddi biçimde abanmalarıyla başkalaştı eskilerin güzel oyunu. Günümüzde futbolla hangi düzeyde olursa olsun ilişki kuranlar, onu bir spor olarak kabul edip yaşamıyorlar.
'Değişen dünya düzeni' sözcükleriyle açıklıyorlar dönüşümlerini tüm Gregor Samsa'lar. Doğadaki milyonlarca türü, yaşam ortamını -aslında kendi acınası varlığının temellerini- teknolojisini yükseltebilmek adına hızla yok edebilen insan türü, tuhaf bir yaratığı oluşturmaya doğru koşuyor. Beyinleri sayısız klişeyle zincire vurulmuş toplumlarda şiddet yön veriyor yaşamlara. Güdük yazılı tarihimizdeki kayıtlarımız insanoğlunun hiçbir zaman diliminde şimdiki kadar madde düşkünü olmadığını söylüyor. Kendi küçük, özenle tektipleştirilmiş, gri dünyasına kapanan insan, rengarenk televizyondaki görüntülerle kemiriyor bilincini.
Futbol, Franco ve Salazar dönemlerindekinden de etkili bir uyku ilacıdır artık. Şiddetin en meşru alanları stadyumlarda toplananlar, taş kesilmiş kalplerindeki nefreti, karanlık zihinlerindeki zehri boşaltıp haftalık etki bombardımanı öncesinde bir tür temizlik işlemini yerine getirirler.
Ülkemizde futbol, nicedir çarpık bir düzenin egemenliğinde ikiyüzlülüğün, çıkar çekişmelerinin, politik manipülasyonun her fırsatta sakınımsız biçimde kendini sergilediği bir bataklıktır. Her haftasonu onlarca karşılaşmadan önce Ulusal Marş çalınır, söylenir de kimse bu anlamsızlığa tepki gösteremez, ligden düşmeyi ve şampiyonlukları takımların oyun gücünden çok iktidarlarla kurdukları 'derin' ilişkiler belirler, hakemler talimatlarla maç yönetirler, oyuncular oyundaki bir anlık hatayla kurban edilirler, hatırı sayılır çabalarla kurulan ve korunan futbol magazini dünyasının kurallarınca değerlendirilir tüm olaylar. Pazar akşamı televizyonlardan pompalanan zırvaları bıkıp, usanmadan tüketir taraftarlar. içinde yaşayan için geleceği, dışardan bakan içinse ülkenin durumunu kavramak tümüyle futbol görünümlü gösteriye dikkat kesilmekle mümkündür.
Perşembe, Kasım 29, 2007
Sen çok yaşa e mi!
Şu Engin Ardıç hakikaten çok enteresan adam. İnsanın elindeki kahve çay ne varsa fışkırttırma, yerde taklalar attırma yeteneğine sahip. En son "dünya türk olsun" temalı yazısını "olsun a.k." ile bitirip koparmıştı beni. Bugün de "şu çılgın palavracılar" başlıklı yazısıyla yardı geçti. Başarılarının devamını diler sizi kendisinin yazısıyla başbaşa bırakırım:
Dün yazdım, elbette kimse takılmamıştır: Biz hiçbir şehir kurmadık, hiçbir yer keşfetmedik, hiçbir şey icat etmedik.
Şehir kurmadık, hep başkalarının şehirlerini ele geçirdik.
Asıl adı Manzikert olan Malazgirt’ten başlar bu, bir ara elimizden kaçırıp da geri aldığımız İzmir’e kadar gider.
Elbette eskiden birer çadırlar kümesi olan Taşkent, Buhara, Semerkand falan sayılmazsa...
O şehirlere muhteşem damgalar vurduk: Önce Konya, Kayseri, Sivas, sonra Bursa, Edirne, İstanbul “bizim” oldular. Azınlıkları kovalayınca da tepeden tırnağa bizim.
Ama bunların hepsi Bizans şehirleriydi aslında.
Aldıklarımızın bir kısmını geri verdik: Belgrad, Budapeşte, Atina, Selanik, Bükreş, Şam, Bağdat, Kahire, Mekke, Medine...
İzlerimizi de çabuk sildiler: Her bir şehirde iki cami, iki türbe, iki çeşme kaldı geriye, o kadar.
Toprak alınca sevinip toprak verince üzülmekle geçti tarihimiz. Almak en doğal hakkımızdı, ne cüretle bizden geri isteyebiliyorlardı?
O topraklara feodalizmden daha ileri bir düzen götürüp tutunduk, kapitalizm doğup gelişince tutunamaz olduk. Bizi püskürttüler.
Çünkü bilimle de ilgimiz olmadı. Bilim üretemedik, onu işe vurup teknoloji de yaratamadık.
Bu nedenle de hiçbirimizin icat ettiği hiçbir şey yoktur.
Hezarfen Çelebi’nin uçma denemesi, Edward Jenner’in yeniden ürettiği çiçek aşısı gibi “hoşluklar” dışında... Bunlar el yordamıyla “sezilmiş” hoşluklardı. Ortada ne hipotez vardı ne laboratuvar ne deney ne sağlama.
Tümevarımı bilemedik, hep tümdengeldik anasını satayım!
Tövbe, aklıma bir “Behçet hastalığı” geliyor, ama o da icat değil alt tarafı teşhis, bir de Zafer Mutlu’dan torpilli medya doktoru Mehmet Öz’ün yerli yersiz “fındık yiyin” demesi...
Ama bir Atom Enerjisi Komisyonu’muz bile olacaktı bir yerlerde...
Kullandığımız teknoloji ithal malıdır, hem de eskisi.
Kalkıp da bana Fatih Sultan Mehmet’in topundan sözetmeyin, onu yapan Urban adında bir Macar. O zamanlar mühendis denmediği için, usta.
Elimize kalan da, Fiat ve Renault fabrikalarının eski kalıpları. Toyota’nın “bize yeterli” gördüğü orta halli modelleri.
Hiçbir yeri keşfetmiş değiliz, on altıncı yüzyıl başlarında Hindistan kıyılarını şöyle bir yoklayıp, Portekiz’in deniz gücü karşısında söktüremeyip geri bastığımız zaman aralığını saymazsanız... Okyanusları bırakın, bizi Batı Akdeniz’e bile sokmadılar.
Piri Reis haritası mı? Kopyadır ulan o, kopya!
Dünyayı dolaşmayı bile ancak yirminci yüzyıl sonlarında akıl edebildik, o da ya küçük tekneyle büyük gemi yedeğinde, ya da sıkılınca ara ara uçağa atlayıp İstanbul’a dönerek.
Bir yandan da yurt dışına çıkan, biryerleri, birşeyleri merak edenlerimize küfür ederek!
Çılgınlara haksızlık da etmeyelim: Bir “Feydamid” projemiz vardı, onunla uzaya gidecektik, herhalde akşam serinliğinde...
Bir de Dönergeç projemiz var, fizik kanunlarına meydan okuyan devr-i daim makinesi ama henüz piyasaya çıkamadı. Ulusalcı bir makine bu, gazeteciler ve bürokratlar destek veriyorlar.
Zaten meydan okumayı severiz biz, yedi düvele de, bilime de.
Eşeğimizi kaybedip bulunca bize Nasreddin Hoca, Batı Anadolu’yu kaybedip geri alınca da çılgın diyorlar.
Musul ile Kerkük’ü geri alamayınca da kahraman.
Alıntı: Engin Ardıç'ın Akşam Gazetesi'ndeki köşesindendir. (29/11/2007)
Dün yazdım, elbette kimse takılmamıştır: Biz hiçbir şehir kurmadık, hiçbir yer keşfetmedik, hiçbir şey icat etmedik.
Şehir kurmadık, hep başkalarının şehirlerini ele geçirdik.
Asıl adı Manzikert olan Malazgirt’ten başlar bu, bir ara elimizden kaçırıp da geri aldığımız İzmir’e kadar gider.
Elbette eskiden birer çadırlar kümesi olan Taşkent, Buhara, Semerkand falan sayılmazsa...
O şehirlere muhteşem damgalar vurduk: Önce Konya, Kayseri, Sivas, sonra Bursa, Edirne, İstanbul “bizim” oldular. Azınlıkları kovalayınca da tepeden tırnağa bizim.
Ama bunların hepsi Bizans şehirleriydi aslında.
Aldıklarımızın bir kısmını geri verdik: Belgrad, Budapeşte, Atina, Selanik, Bükreş, Şam, Bağdat, Kahire, Mekke, Medine...
İzlerimizi de çabuk sildiler: Her bir şehirde iki cami, iki türbe, iki çeşme kaldı geriye, o kadar.
Toprak alınca sevinip toprak verince üzülmekle geçti tarihimiz. Almak en doğal hakkımızdı, ne cüretle bizden geri isteyebiliyorlardı?
O topraklara feodalizmden daha ileri bir düzen götürüp tutunduk, kapitalizm doğup gelişince tutunamaz olduk. Bizi püskürttüler.
Çünkü bilimle de ilgimiz olmadı. Bilim üretemedik, onu işe vurup teknoloji de yaratamadık.
Bu nedenle de hiçbirimizin icat ettiği hiçbir şey yoktur.
Hezarfen Çelebi’nin uçma denemesi, Edward Jenner’in yeniden ürettiği çiçek aşısı gibi “hoşluklar” dışında... Bunlar el yordamıyla “sezilmiş” hoşluklardı. Ortada ne hipotez vardı ne laboratuvar ne deney ne sağlama.
Tümevarımı bilemedik, hep tümdengeldik anasını satayım!
Tövbe, aklıma bir “Behçet hastalığı” geliyor, ama o da icat değil alt tarafı teşhis, bir de Zafer Mutlu’dan torpilli medya doktoru Mehmet Öz’ün yerli yersiz “fındık yiyin” demesi...
Ama bir Atom Enerjisi Komisyonu’muz bile olacaktı bir yerlerde...
Kullandığımız teknoloji ithal malıdır, hem de eskisi.
Kalkıp da bana Fatih Sultan Mehmet’in topundan sözetmeyin, onu yapan Urban adında bir Macar. O zamanlar mühendis denmediği için, usta.
Elimize kalan da, Fiat ve Renault fabrikalarının eski kalıpları. Toyota’nın “bize yeterli” gördüğü orta halli modelleri.
Hiçbir yeri keşfetmiş değiliz, on altıncı yüzyıl başlarında Hindistan kıyılarını şöyle bir yoklayıp, Portekiz’in deniz gücü karşısında söktüremeyip geri bastığımız zaman aralığını saymazsanız... Okyanusları bırakın, bizi Batı Akdeniz’e bile sokmadılar.
Piri Reis haritası mı? Kopyadır ulan o, kopya!
Dünyayı dolaşmayı bile ancak yirminci yüzyıl sonlarında akıl edebildik, o da ya küçük tekneyle büyük gemi yedeğinde, ya da sıkılınca ara ara uçağa atlayıp İstanbul’a dönerek.
Bir yandan da yurt dışına çıkan, biryerleri, birşeyleri merak edenlerimize küfür ederek!
Çılgınlara haksızlık da etmeyelim: Bir “Feydamid” projemiz vardı, onunla uzaya gidecektik, herhalde akşam serinliğinde...
Bir de Dönergeç projemiz var, fizik kanunlarına meydan okuyan devr-i daim makinesi ama henüz piyasaya çıkamadı. Ulusalcı bir makine bu, gazeteciler ve bürokratlar destek veriyorlar.
Zaten meydan okumayı severiz biz, yedi düvele de, bilime de.
Eşeğimizi kaybedip bulunca bize Nasreddin Hoca, Batı Anadolu’yu kaybedip geri alınca da çılgın diyorlar.
Musul ile Kerkük’ü geri alamayınca da kahraman.
Alıntı: Engin Ardıç'ın Akşam Gazetesi'ndeki köşesindendir. (29/11/2007)
Çarşamba, Kasım 21, 2007
Eurodisney

walt disney studios, disneyland village ve disneyland park adlı 3 ana bölümden oluşan park. adından da anlaşılacağı üzere walt disney studios da stüdyolar bulunmaktadır. disneyland village da ise restoranlar ve mağazalar ile birlikte tüm disneyland ı tepeden görmek için yerleştirilmiş bir balon bulunmaktadır ( 6 euro ücret karşılığı binilebilir, günlük bilet geçmez). üçüncü bölüm ise en eğlenceli bölüm olan disneyland park tır. adventureland, frontierland, discoveryland ve fantasyland adlı 4 bölümden oluşmaktadır. günlüğü 53 euro ya alacağınız günlük bilet ile tüm oyun ve oyuncaklarından faydanlanmak mümkündür. lakin erken gidip fastpass uygulamasını kullanmak size zaman kazandıracaktır.
adventureland in içinde en çok dikkat eden oyuncaklar indiana jones and the temple of the peril adlı rollercoaster ve pirates of the caribbean adlı su kızağıdır. özellikle indiana jones and the temple of the peril adlı rollercoaster yaptığı 360 derecelik dönüşle ömürden ömür götürmektedir ve 1.40 cm den kısa olanlar kabu edilmektedir. pirates of the caribbean adlı su kızağında ise eğer üzerinizde telefon yada kamera gibi pahalı ve suya karşı hassas cihazlar varsa en öne oturmanızı tavsiye etmiyorum zira insan baya ıslanmakta ve bununla ilgili hiçbir uyarı bulunmamakta.
frontierland in en çok ilgi çeken oyuncağı ise big thunder mountain adlı rollecoasterdır. parktaki diğer iki rollercoaster a göre daha ufak ve daha az adrenaline sebep olan bir oyuncaktır. güne başlangıç için iyi olup 1.02cm den kısalar alınmamaktadır. (neden 1.02cm en ufak bir fikrim yok).
fantasyland ise daha çok ufak yaşlı çocuklar için olan bir bölüm. peter pan dan pamuk prenses e kadar masalların işlendiği küçük oyuncaklar ve oyun alanlarından oluşmakta. alice harikalar diyarında ya ait labirent ise kesinlikle görmeye değer olup insanı kendini hikayenin içinde hissetmesine neden olmakta. yolunuz düşerse ve zamanınız varsa gezmekte fayda var. en azından chesire cat in önünde resim çektirebilirsiniz.
en zevkli oyuncakların olduğu bölüm ise kanımca discoveryland. bu bölümün en popüler oyuncağı space mountain adlı rollercoaster. oldukça hızlı bir tren olup 360 derecelik dönüş yapmaktadır. öyle ki bir yerden sonra insanın kafası kopacak gibi oluyor. bu alette de ilginç bir şekilde minimum boy sınırı 1.32cm. (zannedersem trenlerdeki koruyucuların yüksekliğiyle alakalı bir hesaptan ötürü). diğer bir ilgi çekici oyuncak ise star tours adlı visual rollercoaster. gerçek rollercoaster dan tırsıp nasıl bir his olduğunu merak edenler için denemekte fayda var. aynı şekilde görsel olarak hazırlanmış honey ı shrunk the audience isimli 3 boyutlu gösteriyi de kesinlikle tavsiye ediyorum. her 20 dakikada bir gösterilmekte ve fast pass uygulaması bulunmamakta. fastpass in bu bölümde en çok kullanıldığı oyuncak ise buzz light year laser blast adlı interaktif görev salonu. ailecek takılmak için uygun bir eğlence.
parka rer line a4 ten marne-la-vallee-chessy istikametine binerek yaklaşık yarım saatte ulaşabilirsiniz.
edit: gece karanlık olduktan sonra 3 ana bölümün ortasındaki meydana zenci satıcılar geliyor ve karanlıkta size çok şirin görünen miyavlayan yürüyen kediler satıyorlar, lakin gün ışığında ne bok yedimde 5 euro verdim ben buna diye hayıflanıyorsunuz aman diyim.
Bira ve Ötesi
Eski defterleri karıştırırken karşıma çıkan şu yazıyı sizlerle paylaşmaktan onur ve şeref duyarım:
ahlaki çöküntünün baslica sebeplerinden biri de içkidir...alkol, fikri çalismayi bozar, hafizayi zayiflatir.utanma ve haya duygusunu giderir.yerine felaketleri getirir.önce verdigi yalanci neseyi, hastaliklar, cinayetler, aile felaketleri, haysiyet ve namus fedakarliklari ile kat kat geri alir.itidalli içilmesi sözkonusu degildir, olamaz.ayyaslik daima bir kadeh bira veya likör ya da viski ile baslar.sonra kadehlerin arkasi kesilmez.ahlak düsmanlainin alkol en tesirli silahidir.kötü yerler ve evler, müsterilerini bununla avlar, bununla soyar.anne adayi kizlarimizin pek degerli iffet, ismet ve namuslari içki kadehleri içinde eritilir.içki insan hayatinda nice derin yaralar açmis, nice aile ocaklarini söndürmüs, nice evlat ve aileleri ihtiyaç içinde kivrandirmis, sokaklara düsürmüs, perisan etmistir.soguk kis günlerinde, yagmurda, karda, çamurda gece yarisi saga-sola yikila yikila evine dönmeye çalisan bir zavalli, ailesine, çocuklarina, dinine, milletine ve insanlik serefine yakismayacak küfürler savuran bir insandan daha komik, komik oldugu kadar da acinacak bir hal düsünülebilir mi?
kaynak: bir lise din kitabi
ahlaki çöküntünün baslica sebeplerinden biri de içkidir...alkol, fikri çalismayi bozar, hafizayi zayiflatir.utanma ve haya duygusunu giderir.yerine felaketleri getirir.önce verdigi yalanci neseyi, hastaliklar, cinayetler, aile felaketleri, haysiyet ve namus fedakarliklari ile kat kat geri alir.itidalli içilmesi sözkonusu degildir, olamaz.ayyaslik daima bir kadeh bira veya likör ya da viski ile baslar.sonra kadehlerin arkasi kesilmez.ahlak düsmanlainin alkol en tesirli silahidir.kötü yerler ve evler, müsterilerini bununla avlar, bununla soyar.anne adayi kizlarimizin pek degerli iffet, ismet ve namuslari içki kadehleri içinde eritilir.içki insan hayatinda nice derin yaralar açmis, nice aile ocaklarini söndürmüs, nice evlat ve aileleri ihtiyaç içinde kivrandirmis, sokaklara düsürmüs, perisan etmistir.soguk kis günlerinde, yagmurda, karda, çamurda gece yarisi saga-sola yikila yikila evine dönmeye çalisan bir zavalli, ailesine, çocuklarina, dinine, milletine ve insanlik serefine yakismayacak küfürler savuran bir insandan daha komik, komik oldugu kadar da acinacak bir hal düsünülebilir mi?
kaynak: bir lise din kitabi
Yeni Başlayanlar İçin Kadir Has Üniversitesi
kadir has universitesi ne yeni baslayanlar icin kaynak niteligi tasimasi adina
1- oncelikle bursunuzun kesilme olasiligi yoktur. okudugum 5 yil suresince ben sahsen bursu kesilen ogrenci gormedim, iciniz rahat olsun.
2- sosyal olmak adina kicinizi yirtip kulup falan isleriyle ugrasmayin, onun yerine cikin okul disi aktivitelerle zaman gecirin zira okulda yaptiginiz aktivitelere sadece kendiniz katilirsiniz.
3- eger az bucuk kafaniz calisan adamsaniz hocalar tarafindan cok sevilirsiniz ve derse dahi gitmeden rahat rahat gecersiniz.
4- kantinde yemek yemek yerine albay adli tostcu yada okula gelirken sagda yer alan markete gidin, 1.5ytl ye bi tabak menemen (gayette lezzetli) yiyebilirsiniz.
5- ogrenci isleri her turlu isinizi guleryuzle hizli bir sekilde hallederler, isinizi gucunuzu birakip ogrenci islerine kosamayin...bu okulda her zaman herseyi yapabilirsiniz.
6- senliklerden cok fazla sey beklemeyin, her bir senlikte illaki kavga cikar o nedenle siz siz olun o gun icin daha iyi bir program yapmayi deneyin.
7- okulda surekli aksamustleri ota boka kokteyl duzenlenir. yemeyi icmeyi seven biri iseniz mutlaka gidin zira beles icki, arasicak ve aperatif gibi guzel urunler sizi bekler...
8- asistanlarin buyuk cogunlugu kraldir...ozellikle bilgisayar muhendisliginden kemal tunador, isletmeden erkan iscimen ve turizm isletmeciliginden puren buget adli asistanlar her isinizi hallederler. ozellikle puren hoca okulun sosyal aktiviteleri ile ilgilenen bir kisidir. aranizin iyi olmasi her zaman sizin icin iyidir. zira kendisi de dunya tatlisi biridir.
9- ne yapip yapip iibf dekani erol ucdal * ile muhatap olmamaya calisin. gereksiz bir insandir, asabidir ayrica densizdir.
10- secmeli derslerinizden yuksek not almak istiyorsaniz sakin ola sezai gulsen den ders almayin. kultur ve uygarlik tarihi gibi iki tane derse gelen hocamiz muhtesem bir insan olmakla beraber notu biraz kittir. vize yerine odev verir, finalden oncede sorulari soyler ama yinede yuksek not icin cok daha fazla alternatif vardir. herseye ragmen birseyler ogrenmek amacinda iseniz alabileceginiz en iyi dersler sezai hocanin dersleridir.
11- uluslurarasi iliskiler okuyan arkadaslar naparsaniz yapin aranizi serhan hoca ile iyi tutun. okulun en onemli hocasi olup muhtesem bir insandir. her turlu yardimci olur.
12- ingilizceniz zayifsa korkmayin zira okuldaki ogrencilerin buyuk cogunlugunun ingilizcesi zayif oldugundan derslerin cogunu turkce olarak goreceksiniz.
13- okulun iyilik timsali hocasi muhasebe derslerine gelen ahmet kizil dir. notu boldur. kolay kolay birakmaz. derslerine girmenize gerek yoktur. zira istesenizde giremezsiniz cunku kendisi ozhan canaydinin profesor versiyonudur, dersi inanilmaz bayik gecer.
14- iibf de okuyanlar mutlaka ve mutlaka turizm isletmeciligi hoacalarindan recep seckin den secmeli ders alsinlar, zira hem yuksek notla gecersiniz, hem yoklama derdiniz olmaz hem unutamayacaginiz onlarca aniniz olur.
15- okulda ders almak istemeyeceginiz en onemli isimler metin kutal ve ozer berekettir. metin kutal 80 yasinda inanilmaz idealist bir profesordur. dersleri bayim bayim bayar. ozer bereket ise ya ben lan neyse bisey demiyorum
1- oncelikle bursunuzun kesilme olasiligi yoktur. okudugum 5 yil suresince ben sahsen bursu kesilen ogrenci gormedim, iciniz rahat olsun.
2- sosyal olmak adina kicinizi yirtip kulup falan isleriyle ugrasmayin, onun yerine cikin okul disi aktivitelerle zaman gecirin zira okulda yaptiginiz aktivitelere sadece kendiniz katilirsiniz.
3- eger az bucuk kafaniz calisan adamsaniz hocalar tarafindan cok sevilirsiniz ve derse dahi gitmeden rahat rahat gecersiniz.
4- kantinde yemek yemek yerine albay adli tostcu yada okula gelirken sagda yer alan markete gidin, 1.5ytl ye bi tabak menemen (gayette lezzetli) yiyebilirsiniz.
5- ogrenci isleri her turlu isinizi guleryuzle hizli bir sekilde hallederler, isinizi gucunuzu birakip ogrenci islerine kosamayin...bu okulda her zaman herseyi yapabilirsiniz.
6- senliklerden cok fazla sey beklemeyin, her bir senlikte illaki kavga cikar o nedenle siz siz olun o gun icin daha iyi bir program yapmayi deneyin.
7- okulda surekli aksamustleri ota boka kokteyl duzenlenir. yemeyi icmeyi seven biri iseniz mutlaka gidin zira beles icki, arasicak ve aperatif gibi guzel urunler sizi bekler...
8- asistanlarin buyuk cogunlugu kraldir...ozellikle bilgisayar muhendisliginden kemal tunador, isletmeden erkan iscimen ve turizm isletmeciliginden puren buget adli asistanlar her isinizi hallederler. ozellikle puren hoca okulun sosyal aktiviteleri ile ilgilenen bir kisidir. aranizin iyi olmasi her zaman sizin icin iyidir. zira kendisi de dunya tatlisi biridir.
9- ne yapip yapip iibf dekani erol ucdal * ile muhatap olmamaya calisin. gereksiz bir insandir, asabidir ayrica densizdir.
10- secmeli derslerinizden yuksek not almak istiyorsaniz sakin ola sezai gulsen den ders almayin. kultur ve uygarlik tarihi gibi iki tane derse gelen hocamiz muhtesem bir insan olmakla beraber notu biraz kittir. vize yerine odev verir, finalden oncede sorulari soyler ama yinede yuksek not icin cok daha fazla alternatif vardir. herseye ragmen birseyler ogrenmek amacinda iseniz alabileceginiz en iyi dersler sezai hocanin dersleridir.
11- uluslurarasi iliskiler okuyan arkadaslar naparsaniz yapin aranizi serhan hoca ile iyi tutun. okulun en onemli hocasi olup muhtesem bir insandir. her turlu yardimci olur.
12- ingilizceniz zayifsa korkmayin zira okuldaki ogrencilerin buyuk cogunlugunun ingilizcesi zayif oldugundan derslerin cogunu turkce olarak goreceksiniz.
13- okulun iyilik timsali hocasi muhasebe derslerine gelen ahmet kizil dir. notu boldur. kolay kolay birakmaz. derslerine girmenize gerek yoktur. zira istesenizde giremezsiniz cunku kendisi ozhan canaydinin profesor versiyonudur, dersi inanilmaz bayik gecer.
14- iibf de okuyanlar mutlaka ve mutlaka turizm isletmeciligi hoacalarindan recep seckin den secmeli ders alsinlar, zira hem yuksek notla gecersiniz, hem yoklama derdiniz olmaz hem unutamayacaginiz onlarca aniniz olur.
15- okulda ders almak istemeyeceginiz en onemli isimler metin kutal ve ozer berekettir. metin kutal 80 yasinda inanilmaz idealist bir profesordur. dersleri bayim bayim bayar. ozer bereket ise ya ben lan neyse bisey demiyorum
Welcome to Ali Sami Yen Hell
http://www.youtube.com/watch?v=OP8OZasVo-I
bugune kadar yuzlerce maca gitmis biri olarak diyebilecegim sudur ki ali sami yenboyle bir atmosfer gormemistir muhtemelen bugune kadar. eski acikta yerimizi aldigimizda herkes cilginlar gibi bagirma hevesi ile yanip tutusuyor, ama yapilan anonslarla bu istegimizi icimize atiyorduk. stat her avrupa macinda oldugu gibi yine tiklim tiklimdi. maca 5-6 saat oncesinden gelmis en guzel yere yerlesmistik. mac baslamadan once acilan dev bayrakla iyiden iyiye havaya girmistik, galatasaray imizin bu maci alabilecegine inanmistik. netekim sami yen de belki ilk defa futbolcular sahaya isinmaya ciktiginda buyuk galatasaray taraftari bizler inandik siz de inanin sozleri ile takimini motive etmeye calisiyordu. ve beklenen an geliyor baslama vurusu yapiliyordu.
ilk yarida sahada cok kotu bir galatasaray vardi. futbolcular bir sey yapmak icin istekli gorunuyor ama rakibin ayaga paslari karsisinda ezilip oraya buraya anlamsizca kosuyorlardi. netekim cok gecmeden ivan helguera bir yan topta skoru 1-0 yapiyordu. statta bulunan herkes yenilen bu golun cimbomu tetikleyecegini konusuyordu. buna ben ve maci beraber izledigim arkadaslarim da kendizi inandirmistik. ta ki ilk yarinin sonlarina dogru claude makalele topu claudio taffarel in korudugu kaleye yollayana kadar. mactaki tek suskunluk dakikasi bu golden sonra olustu. cok gecmeden ilk yari bitti ve herkesin eli cebine gitti. sigaralar yakildi. arkadaslarla 5-0 biten chelsea maci yadedildi. herkes real madrid in dunyanin en iyi takimi oldugundan dem vuruyor ve skorun normal oldugunu soyluyordu. bu dakikalarda fenerbahceli arkadaslardan gelen sms ve telefonlar macin iyice tadini kaciriyordu bizler icin. o devre arasinda 4-5 sigara ictigimi hatirliyorum bu fenerli arkadaslarin mesajlarini okurken. kimisi daha dur zidane takmadi, raul takmadi derken kimisi gelirken ekmek al deyip tasak yapiyordu. hal boyleyken 15 dakika bana 1 saat gibi gelmisti. tuvaletten dondugumde takimlar sahaya cikmisti. taffarel onumuzdeki kaleye gelmis eski aciga el kol hareketleri yaparak taraftari canlandirmaya calisiyordu. lakin iki sira onumuzdeki polyanna amca disinda sikleyen yoktu tafo yu. ayni amca devre arasi boyunca 3-2 aliriz bu maci diye saga sola gulucuk dagitarak kazanmisti antipatimizi bir kere.
ikinci yari baslamis usulende olsa lay lay lay esliginde cimbomumuza gerekli destegi vermistik. cok gecmeden bu destegi daha da arttirdik cunku ilk yaridaki galatasaray yerine bambaska bir galatasaray gelmisti sahaya. ozellikle hasan sas takimini ateslemek icin her seyi yapiyordu sahada. hasan sas tan gazi alan galatasaray taraftari son bir enerji ile takimina saldirmasini emrediyor, vur kir parcala bu maci kazan diye yeri gogu inletiyordu. zaten bu baskiya real madrid in dahi dayanmasi imkansizdi ve beklenilen gol hakli bir penaltidan umit davala nin ayagindan geldi. iste ne olduysa o dakikadan sonra oldu. tribundeki herkes lan biz bunlara koyariz moduna gectiler. oyleki oyuncular bile bu gazi aldilar tribunden. fatih akyel bu dakikadan sonra hayatinin futboluyla hasan sas a eslik etmeye basladi. hagi de ipi eline alinca resital kacinilmazdi. netekim bu uclunun baslattigi bir pozisyonda hasan sas skorda esitligi sagladi. o an ne oldu nasil olduysa kendimi eski acik tribunun en ustunden kopmus en ortalarina gelmisken buldum. kimisi birbirini yumrukluyor, kimisi agliyordu tribundekilerin. sahada oyle bir sersemlemis real madrid olusmustuki muhtemelen mahalleden arkadaslarla ciksak darmadagin edebilecegimiz bir hale gelmislerdi. roberto carlos ikide bir kafasini kaldirip kapali tribune bakiyordu. bakilmayacak gibi de degildi zaten. sami yen kuruldu kurulali muhtemelen boyle bir atmosfer yasamamisti. eski acik tribunde ziplamadiginiz zaman tribunun zangir zangir sallandigini hissedebiliyordunuz. tabi ki bu kimsenin umrunda degildi. o tribun yikilacak o mac kazanilacakti.
mac artik iyice cigrindan cikmis herkesin allah ne verdiyse varini yogunu ortaya koydugu bir savasa donusmustu. dunyanin en sakin insani olan kiz arkadasim kendinden gecmis ciglik cigliga bagiriyordu. hasan sas bir oraya bir buraya kosuyor takimina gaz veriyordu. artik hersey tikirindaydi. gol ve goller bekliyordu tum turkiye galatasaray imizdan. figo su, zidane i, raul u artik futbol oynamayi birakmis, tecavuz kacinilmaz bari zevk almaya bakalim der gibi davraniyorlardi. ozellikle figo ile roberto carlos un gozleri surekli tribunlerde idi. yine boyle bir anda gunun yildizlarindan fatih akyel, gheorghe hagi nin sarkittigi pasta roberto carlos un saskin bakislari icinde kanattan bindirip ortasini yapiyor ve topu super mario jardel in kafasi ile bulusturuyordu. her zaman ki gibi top jardel e dogru geldiginde tribunlerin yarisi gol diye bagirmaya basladi. sagolsun mario jardel bizi yaniltmadi ve topu kafayla iker casillas yanindan filelere gonderdi. muhtemelen 30 bin kisinin sesinin gittigi an bu an oldu. golden sonraki 5 dakikayi tam olarak hatirlayamamaktayim zaten. bir tek devre arasinda bu maci 3-2 aliriz diyen amca kalmis aklimda. adam kendini kaybetmis garip hareketler yapiyordu sahaya nasil koyduk ulan lar esliginde. biz amcaya bakarken 4. gol geldi super mario nun ayagindan ama vermedi yan hakem ofsayt gerekcesi ile. 3. golden sonrasi bir futbol macinin olabilecegi en zevkli dakikalara yasatti tribunlere. kalan sureye galatasaray 5 gol daha sigdirir deseler inanacak haldeydik. gerci artik cok da onemsemiyorduk zira los galacticos degill hucum yapmak, orta sahayi bile gecemiyordu. bizler pek inanmadigi ama futbolcularin oldukca inandigi bir ilk yariydi.
macin bitis duduguyle birlikte aklimda kalan yegane sey oyun havalari esliginde tribunleri alkislayan real madrid li futbolculardi. tabi ki siklemedik kendilerini ve bizim cocuklari cagirdik tribunlere. o yorucu 90 dakikadan sonra dahi kosarak geldiler tribunlere. ne gunlerdi be...
I Love You Hagi
galatasaray da bir daha uzun yillar goremeyecegimiz, i love you hagi bagriltisiyla sami yeni inletmeyi bize hasret birakacak olan efsane futbolcu.

sene 96, tsyd kupasinda galatasaray bombok oynamis ve o zamanlar cocuk denebilecek yasta olan biz taraftarlarini kahretmisti. aradan iki uc gun gecmis bilgisayarimda (commodore 64) oyun oynuyordum. spor haberleri baslamisti. buyuk bir keyifsizlikle televizyonun karsisina gecmistim. trt sunucusu galatasaray in transfer bombasini patlattigini ve dunyaca unlu futbolcu barcelona li yildiz hagi yi istanbul a getirdigini soyluyordu. kafamda simsekler cakmisti cunku 94 dunya kupasinda hagi nin performansini izledikten sonra gerek okuldaki maclarda gerek mahalle maclarinda hagi diye cemkirmekteydim top ayagima geldiginde. once hagi nin havaalanindaki goruntulerini gosterdi trt, sonra galatasaray taraftarinin hagi nin boynuna galatasaray atkisi atislarini. hagi nin yuzunden hic saskinlik ifadeleri yoktu. sasirmistim. zira bizler havaalanina gelen yabanci futbolcularin saskin (hatta biraz yalan dolu) ifadelerini gorurduk hep. hagi gayet kendinden emin sogukkanli ve sevecen bir sekilde gelmisti turkiye ye. ama bunlari simdi dusundukce hatirliyorum parca parca. cunku o an aklimda sadece pazartesi gunu okulda arkadaslarima nasil hava atacagim fikri vardi. boyle bir futbolcuydu hagi. daha sirtina galatasaray formasini gecirmeden heyecanlandirmisti bizleri. (daha once boyle bir duygu yasadigimi hatirlamiyorum baska bir futbolcuda popescu dahil).
hagi nin ilk maci olan vanspor macina kadar hagi ile ilgili tum anilarim silinmis aklimdan. bir tek kendisine sarhos ve antreman sevmeyen bir oyuncu oldugu seklinde bok atan omer cavusoglu kalmis kafamda. (o donem pek bir meshurdu kendileri). neyse bunlar ayri mevzu. gelelim ilk maca. hagi vanspor a karsi ilk macinda 2 gol atmis ve 3 puani takimina kazandirmisti. attigi gollerden biri penaltiydi ve penaltiyi atarken dengesini kaybetmis dusmus, buna ragmen penaltiyi gole cevirmisti. okulda arkadaslarla tasak yaparken bile ne buyuk topcu bak dusmesine ragmen gol atti demistik. ilk mactaki performansindan sonra cavusoglu kendisini esas trabzon gibi guclu bir rakibe karsi gormek lazim demisti ve 1 hafta sonra onu da gorduk. hagi attigi frikik golu ile o sezon yapacaklarinin sinyallerini vermis ve 1-0 lik skor ile takimina galibiyeti getirmisti. bu mactan sonra mahalle maclarinda her duran topun basinda hagi olmustuk artik.
gel zaman git zaman cavusoglu ekranlardan kaybolur oldu. (ta ki hagi futbolu birakip canaydin baskan olana kadar) galatasaray bu zaman zarfinda 4 sene ustuste sampiyon oldu, avrupanin krali oldu. tarih yazdi. peki bu basarinin mimari kim idi? tabiki hagi idi bu kahraman. artik kendisine kimse laf edemiyordu olumsuz anlamda. bunun en buyuk ornegi uefa finalinde yedigi kirmizi kartta ortamdan kimsenin bir tek kotu soz soylememesiydi. eger ki o kirmizi karti hakan sukur yada baska biri yeseydi muhtemelen vatan haini ilan edilecekti.
bendenize 2-3 sezon kombine aldirmis bir oyuncuydu hagi. her maca ayri bir heyecan icinde giderdim. (butun maclarimizi kazandigimiz icin degil, futbol adina gormedigimiz seyleri bize gosterdigi icin hagi nin)

sene 96, tsyd kupasinda galatasaray bombok oynamis ve o zamanlar cocuk denebilecek yasta olan biz taraftarlarini kahretmisti. aradan iki uc gun gecmis bilgisayarimda (commodore 64) oyun oynuyordum. spor haberleri baslamisti. buyuk bir keyifsizlikle televizyonun karsisina gecmistim. trt sunucusu galatasaray in transfer bombasini patlattigini ve dunyaca unlu futbolcu barcelona li yildiz hagi yi istanbul a getirdigini soyluyordu. kafamda simsekler cakmisti cunku 94 dunya kupasinda hagi nin performansini izledikten sonra gerek okuldaki maclarda gerek mahalle maclarinda hagi diye cemkirmekteydim top ayagima geldiginde. once hagi nin havaalanindaki goruntulerini gosterdi trt, sonra galatasaray taraftarinin hagi nin boynuna galatasaray atkisi atislarini. hagi nin yuzunden hic saskinlik ifadeleri yoktu. sasirmistim. zira bizler havaalanina gelen yabanci futbolcularin saskin (hatta biraz yalan dolu) ifadelerini gorurduk hep. hagi gayet kendinden emin sogukkanli ve sevecen bir sekilde gelmisti turkiye ye. ama bunlari simdi dusundukce hatirliyorum parca parca. cunku o an aklimda sadece pazartesi gunu okulda arkadaslarima nasil hava atacagim fikri vardi. boyle bir futbolcuydu hagi. daha sirtina galatasaray formasini gecirmeden heyecanlandirmisti bizleri. (daha once boyle bir duygu yasadigimi hatirlamiyorum baska bir futbolcuda popescu dahil).
hagi nin ilk maci olan vanspor macina kadar hagi ile ilgili tum anilarim silinmis aklimdan. bir tek kendisine sarhos ve antreman sevmeyen bir oyuncu oldugu seklinde bok atan omer cavusoglu kalmis kafamda. (o donem pek bir meshurdu kendileri). neyse bunlar ayri mevzu. gelelim ilk maca. hagi vanspor a karsi ilk macinda 2 gol atmis ve 3 puani takimina kazandirmisti. attigi gollerden biri penaltiydi ve penaltiyi atarken dengesini kaybetmis dusmus, buna ragmen penaltiyi gole cevirmisti. okulda arkadaslarla tasak yaparken bile ne buyuk topcu bak dusmesine ragmen gol atti demistik. ilk mactaki performansindan sonra cavusoglu kendisini esas trabzon gibi guclu bir rakibe karsi gormek lazim demisti ve 1 hafta sonra onu da gorduk. hagi attigi frikik golu ile o sezon yapacaklarinin sinyallerini vermis ve 1-0 lik skor ile takimina galibiyeti getirmisti. bu mactan sonra mahalle maclarinda her duran topun basinda hagi olmustuk artik.
gel zaman git zaman cavusoglu ekranlardan kaybolur oldu. (ta ki hagi futbolu birakip canaydin baskan olana kadar) galatasaray bu zaman zarfinda 4 sene ustuste sampiyon oldu, avrupanin krali oldu. tarih yazdi. peki bu basarinin mimari kim idi? tabiki hagi idi bu kahraman. artik kendisine kimse laf edemiyordu olumsuz anlamda. bunun en buyuk ornegi uefa finalinde yedigi kirmizi kartta ortamdan kimsenin bir tek kotu soz soylememesiydi. eger ki o kirmizi karti hakan sukur yada baska biri yeseydi muhtemelen vatan haini ilan edilecekti.
bendenize 2-3 sezon kombine aldirmis bir oyuncuydu hagi. her maca ayri bir heyecan icinde giderdim. (butun maclarimizi kazandigimiz icin degil, futbol adina gormedigimiz seyleri bize gosterdigi icin hagi nin)
Geri Dönüş
Bugünlerde bir geriye dönüş furyası almış başını gidiyor. İnsanlar internet sitelerinde geride bıraktıkları insanları bulmaya can atıyor, takımların nostalji formaları a takım formalarından daha çok satıyor ya da en basitinden insanlar geçmişleriyle bugünlerine nazaran daha fazla gurur duyuyor. Gelecek korkusuyla mıdır bilinmez insanlarda geçmişi sahiplenme ve yüceltmek gibi bir durum söz konusu bu aralar. Facebook un da etkisinde kalarak en az 50 kere yapmaya çalıştığım blog sayfama bir kez daha el atıp eski karalamalarımı, anılarımı gün yüzüne çıkartmaya karar verdim. Eskiler gibi ne kadar uzun ömürlü olur bilinmez ama blog'a geri dönüş yapmanın zamanı geldi gibi. Zaten o eski blogların tadı başka nerede var değil mi a dostlar?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
